Psk. Ecem Bakıner
Türkiye, Adana
Psikoeğitim | İlişkiler | Bağlanma
Uzman Hakkında
Ecem Bakıner, psikoloji lisans eğitimini 2025 yılında tamamlamış bir psikolog ve içerik üreticisidir. Klinik psikoloji alanında uzmanlaşmayı hedeflemekte; gelişim psikolojisi, çocukluk dönemi deneyimleri, bağlanma stilleri, duygusal ihmal, ebeveynleşme ve romantik ilişkiler üzerine çalışmalar yürütmektedir. TÜBİTAK (A-2209) destekli bir projede, çocuklukta ebeveynleşmenin yetişkin romantik ilişkiler üzerindeki etkisini inceleyen araştırma ekibinde yer almıştır. Akademik ve saha deneyimlerini, psikolojik bilgiyi daha erişilebilir kılmak amacıyla dijital platformlara taşımaktadır.
Eğitim
- Çağ Üniversitesi - Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- 22. Psikoloji Kongresi
- 1. Düzey Şema Terapi Eğitimi
- Aile Danışmanlığı Uygulayıcı Eğitimi (Devam Ediyor)
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- Şema Terapi
- BDT
Cevaplar (82)
Merhaba sevgili danışan, yazdıklarınızdan hem bedensel hem de zihinsel olarak ne kadar zorlandığınızı hissedebiliyorum… Sanki bir yanınız durmak istiyor ama başka bir yanınız sizi sürekli yemeye yönlendiriyor gibi görünüyor. Bu da sizi oldukça yormuş gibi…Öncelikle şunu söylemek isterim: Yaşadığınız durum yalnızca “iradesizlik” olarak açıklanabilecek bir şey gibi görünmüyor. Siz de araştırdığınızda bunun sadece iradeyle ilgili olmadığını fark etmişsiniz. Çünkü bazen mesele fiziksel açlıktan çok, duygusal olarak bir şeyi doldurmaya çalışma hali olabiliyor. Özellikle gün içinde bastırılan duygular, aile içindeki gerginlikler, yalnızlık hissi, anlaşılmama, sıkışmışlık ya da zihni yoran düşünceler akşam saatlerinde daha görünür hale gelebiliyor. Dikkatimiz dağılmadığında ya da yalnız kaldığımızda zihnimiz bizi rahatlatacak daha hızlı bir yol arayabiliyor. Yemek de kısa süreli bir rahatlama sağlayabildiği için bazen bir baş etme yöntemi haline dönüşebiliyor. Bu yüzden bedeniniz tok olsa bile zihniniz hala bir şeylere “aç” hissediyor olabilir. Belki rahatlamaya, anlaşılmaya, kaçmaya ya da duygularınızı susturmaya ihtiyaç duyuyor olabilirsiniz… Yemek kısa süreli bir rahatlama sağlasa da sonrasında mide ağrısı, suçluluk ya da “neden duramıyorum?” düşünceleriyle sizi daha da zorlayan bir döngü oluşabiliyor. Burada kendinize şu soruları sormanız yardımcı olabilir:“Özellikle hangi zamanlarda kendimi daha çok yerken buluyorum?”“Bir tartışma, yalnızlık hissi ya da canımı sıkan bir olay sonrası mı bu durum artıyor?”“O an gerçekten fiziksel olarak aç mıyım, yoksa başka bir şeye mi ihtiyacım var?”Burada, size önermek istediğim uygulayabileceğiniz egzersizler var, dilerseniz uygulayabilirsiniz. Atakların geldiği zamanları ve o sırada hissettiklerinizi küçük bir not defterine yazmanız faydalı olabilir. Çünkü bazen fark edilmeyen duygular yazıya dökülünce daha görünür hale gelir. Bir diğer önerim de, atak geldiğinde kendinize küçük bir “durma alanı” yaratmanız. Örneğin hemen mutfağa gitmek yerine bir bardak su içmek, kısa süre odanıza geçmek, müzik açmak, derin nefes almak ya da biriyle mesajlaşmak bazen o otomatik döngüyü kısa süreliğine de olsa yavaşlatabilir. Buradaki amaç kendinizi zorla engellemek değil; o anda aslında neye ihtiyaç duyduğunuzu fark etmeye çalışmak. Ayrıca gün içinde duygularınızı biraz daha fark etmeye çalışmanız da önemli olabilir. Çünkü bazen insanlar gün boyu her şeyi “idare etmeye” çalışırken akşam olduğunda duygular daha yoğun şekilde ortaya çıkabiliyor. Gün içinde kendinize “Bugün beni en çok ne zorladı?” gibi küçük sorular sormanız bile biriken yükü biraz hafifletebilir. 17 yaş, hem duygusal hem zihinsel olarak oldukça yoğun bir dönemdir. Kendinizi anlamaya çalışmanız ve yardım aramanız bile aslında çok değerli bir farkındalık gösteriyor. Şu an terapiye ulaşmak sizin için zor olsa da, eğer bu durum günlük yaşamınızı çok zorlamaya devam ederse ilerleyen süreçte bir uzmandan destek almak, gerekirse uygun ücretli terapi hizmeti veren psikologlardan faydalanmak sizin için oldukça faydalı olabilir. Ve en önemlisi: Kendinizi suçlamamaya çalışın. Çünkü bazen insanlar kötü hissettikleri için değil, kötü hislerle baş etmeye çalıştıkları için böyle davranışların içinde kalabiliyorlar. Tekrardan danışmak istediğiniz bir konu, sormak istediğiniz bir soru olursa tekrardan buradan veya profilimden ulaşabilirsiniz. Sevgiyle KalınPsikolog Ecem Bakıner
Merhaba sevgili danışan, Oldukça derin ve düşündürücü sorular sormuşsunuz. Ben de kendi perspektifimden bu sorularınızı tek tek ele almaya çalışacağım. Öncelikle “hiç görmediğimiz birine aşık olmak” konusundan başlayalım isterim. Bazen burada gerçekten kişiye değil, kişinin zihnimizde oluşturduğu anlama bağlanabiliyoruz. Çünkü insan zihni, eksik kalan parçaları tamamlama eğilimindedir. Karşı taraf hakkında öğrendiğimiz küçük detaylar, ses tonu, kurduğu cümleler, ilgisi ya da yarattığı his; zihinde zamanla bir “imgeye” dönüşebilir. Yani ortada gerçek bir insan olsa da, o insanın üzerine bizim ihtiyaçlarımızın, özlemlerimizin ve hayallerimizin de eklendiği bir iç dünya oluşabilir. Bu nedenle yaşanan acı da çoğu zaman yalnızca “karşılıksız aşk” acısı olmayabilir. Bazen kişinin zihninde kurduğu bağın, gerçeğin sınırlarıyla karşılaşmasıdır can yakan şey. Çünkü zihinde oluşturulan kişi, çoğu zaman kusursuza yakın bir yere yerleştirilebilir. Gerçeklik ise doğal olarak daha insani, daha sınırlı ve daha eksiklidir. Bu da kişide yoğun bir hayal kırıklığı, boşluk ya da kayıp hissi yaratabilir. Yani bazen acı, kişiyi kaybetmekten çok; kişinin temsil ettiği hayalin yıkılmasıyla ilişkili olabilir. İkinci sorunuza gelirsek; kaçıngan bağlanma stilinde gerçekten de bir “yakınlık isteği” ile “yakınlıktan korkma” arasında sıkışmışlık görülebilir. Bu kişiler çoğu zaman sevgiyi istemez değillerdir; aksine çoğu zaman derin bağ kurma arzuları vardır. Ancak geçmiş deneyimlerde yakınlığın beraberinde hayal kırıklığı, ihmal, reddedilme ya da duygusal yük getirmesi; kişide bir savunma geliştirebilir. Bu savunma bazen “kimseye tam yaklaşmazsam incinmem” düşüncesine dönüşebilir. Sorunuzdaki ütopya kısmı da oldukça anlamlı aslında. Bazı kaçıngan bireylerde zihindeki ideal sevgi fikri, gerçek ilişkilerin karmaşıklığından daha güvenli gelebilir. Çünkü gerçek ilişki; kırılganlık, belirsizlik, ihtiyaç belirtme, çatışma yaşama ve hayal kırıklığı ihtimali içerir. Zihindeki idealize edilmiş sevgi ise kontrol edilebilir ve daha az risklidir. Bu nedenle bazen kişi, gerçek bir ilişkiye yaklaştıkça geri çekilebilir. Çünkü gerçek yakınlık arttığında, beraberinde incinme ihtimali de artar. “Bu kişilerle sağlıklı ilişki kurulabilir mi?” sorusunun cevabı ise evet, kurulabilir; ancak burada en önemli nokta farkındalık ve değişime açıklıktır. Kaçıngan bağlanma değiştirilemez bir yapı değildir. Güvenli ilişkiler, terapötik süreçler ve kişinin kendi örüntülerini fark etmesiyle dönüşebilir. Ancak bu süreç kolay ya da hızlı olmak zorunda değildir. Eğer ilişki içerisinde taraflardan biri sürekli yakınlık ararken diğeri sürekli geri çekiliyorsa, bir süre sonra iki taraf da yorulabilir. Bir taraf kendini değersiz, yetersiz veya sürekli “yetmeye çalışıyormuş” gibi hissedebilir; diğer taraf ise baskı altında, bunalmış ya da özgürlüğü tehdit altında hissedebilir. Bu nedenle yalnızca sevgi değil, duygusal sorumluluk alma kapasitesi ve iletişim becerisi de ilişkinin sağlığı açısından oldukça önemlidir. Bazen insanlar birbirini çok sevebilir; ancak sevme biçimleri birbirinin yaralarını tetiklediğinde ilişki oldukça zorlayıcı hale gelebilir. Bu noktada önemli olan şey, tarafların birbirini değiştirmeye çalışmasından çok; kendi örüntülerini anlayabilmeleri ve ilişki içinde daha güvenli bir alan oluşturabilmeleridir. Tekrardan danışmak, sormak ve destek olabileceğim bir konu olursa buradan veya profilimden bana ulaşabilirsiniz. Sevgiyle KalınPsikolog Ecem Bakıner
Merhaba sevgili danışan,Yazdıklarınızdan ne kadar kaygılı olduğunuzu ve karmaşık duygular hissettiğinizi görebiliyorum. Bir yandan ilişkinizi korumaya çalışıyorsunuz, bir yandan da içinizde tarifsiz bir korku var gibi görünüyor. Yazdıklarınızı birlikte ele alalım. 23 yaşında ve 7 yıldır devam eden bir ilişkiden bahsediyorsunuz. Bahsettiğiniz kadarıyla hem sevdiğiniz hem de sevildiğiniz, güvenli hissettiğiniz bir ilişkiniz var. Ancak son zamanlarda zihninize “onu artık sevmiyor muyum?” düşüncesinin yoğun bir şekilde yerleştiğini görüyorum. Özellikle bu düşüncenin “bir anda” gelmiş gibi hissettirilmesi ve sürekli zihninizde dönmesi, bunun sizde ciddi bir kaygı yarattığını düşündürüyor. Aslında biraz geçmişe gittiğimizde, ortalama 16–17 yaşlarında başladığınız bir ilişkiden söz ediyoruz. Ergenliğin kimlik gelişiminin ve kendini keşfetmenin yoğun olduğu bir döneminde başlayan ilişkiler, yıllar içinde değişip dönüşebilir. Özellikle uzun süreli ilişkilerde, ilişkinin ilk dönemlerindeki yoğun heyecan zamanla yerini daha çok güvene, huzura, alışkanlığa ve bağlılık hissine bırakabilir. Bu durum çoğu zaman sevgisizlik anlamına gelmez. Bazen yoğun sevgi, kendini daha sakin ve güvenli bir bağ şeklinde göstermeye başlayabilir. Ancak zihin bunu zaman zaman “acaba sevgim bitti mi?” şeklinde yorumlayabilir. Özellikle de kaybetmekten çok korktuğumuz biriyse. Burada önemli olan noktalardan biri şu olabilir: Sevginin azalması dediğimiz şey genellikle kişiye karşı tamamen ilgisizleşmek, bağın zayıflaması ve o kişi hayatınızda olmasa da yoğun bir duygusal tepki hissetmemekle ilişkilidir. Ancak anlattıklarınıza baktığımda, sizde daha çok yoğun bir kaybetme korkusu, sürekli düşünme hali ve zihinsel bir sıkışmışlık görüyorum. “Onu kaybetme hissi bile aklıma gelince delirecek gibi oluyorum” demeniz de aslında bu ilişkinin sizin için ne kadar önemli olduğunu gösteriyor olabilir. Sürekli düşünme, beynin susmaması, hiçbir şeyden zevk alamama, yalancı bir gülümseme, sık ağlama davranışları ise, bazen zihnin yoğun kaygı altında kaldığında verdiği tepkiler haline gelebiliyor. Özellikle ilişkiler konusunda yaşanan bazı kaygılar, zamanla sürekli kontrol etme ve düşünceleri analiz etme döngüsüne dönüşebiliyor. Kişi “Acaba seviyor muyum?”, “Ya sevgim bittiyse?” sorularına zihninde sürekli cevap aramaya başlayabiliyor. Ancak bu yoğun düşünme hali de duyguların doğal şekilde hissedilmesini zorlaştırabiliyor. Bu noktada kendinize şu soruyu sormanız önemli olabilir: “Onu kaybettiğimi düşündüğümde hissettiğim şey gerçekten sevgisizlik mi, yoksa yoğun bir kaygı ve boşluk hissi mi?” Çünkü anlattıklarınızda sevgiden çok, sevdiğiniz kişiyi kaybetme ihtimalinin sizde yarattığı yoğun korku ön planda gibi görünüyor. Son olarak şunu da söylemek isterim: Hissettiğiniz şey bazen ilişkinin rutine binmiş olmasıyla da ilişkili olabilir. Rutin, bir yandan güven verirken bir yandan heyecanın daha az hissedilmesine neden olabilir. Bu yüzden ilişkiye yeni deneyimler katmak, birlikte yeni paylaşımlar oluşturmak, farklı aktiviteler yapmak ya da birbirinizi yeniden keşfedebileceğiniz alanlar yaratmak da duygularınızı daha net anlamanıza yardımcı olabilir. Kendinize biraz zaman tanımaya, hislerinizi zorla çözmeye çalışmak yerine önce bu yoğun zihinsel yükü anlamaya odaklanmanız daha sağlıklı olabilir. Tekrardan yazmak, sormak ve danışmak istediğiniz bir konu olursa her zaman buradan veya profilimden bana ulaşabilirsiniz. Sevgiyle KalınPsikolog Ecem Bakıner
Merhaba sevgili danışan,Anlattıklarınızdan ne kadar karmaşık duygular içerisinde olduğunuzu ve hala bu konunun sizin için ne kadar önemli bir yerde olduğunu görmek çok zor. .. Sanki büyük bir yorgunluk üstünüzde birikmiş gibi. .. Anlattıklarınızı teker teker ele almak isterim. Öncelikle 17 yaş gerçekten de kişinin hem kendini hem de çevresini fark ettiği, kendi kimliğini oluşturmaya çalıştığı ve kendini var etmeye çalıştığı oldukça önemli bir yaştır. Ve bu yaşta beklenmedik bir şekilde kardeşinizin olduğunu öğrenmek oldukça kafa karıştırıcı bir deneyim olmuş gibi. .. Sanki o dönemde sizin ihtiyaçlarınızı ve duygularınızı merkeze alan bir alan çok oluşmamış gibi. .. Özellikle anne babanın anlaşamadığı bir ortamda büyümek ve buna şahit olmak, beraberinde ciddi bir sorumluluk hissi de getirmiş gibi. .. Kardeşiniz doğduğunda ev içinde daha fazla sorumluluk almış ve bakım verme rolüne daha çok girmişsiniz. Bu süreçte kendinizi, kendi gelişiminizi sürdürmeniz gereken bir dönemde daha çok başkalarının ihtiyaçlarına odaklanırken bulmuşsunuz ve bu durumun size ağır gelmiş olması oldukça anlaşılır. Ve tüm bunları yaparken belki de en çok ihtiyaç duyduğunuz şeylerden biri takdir ve görülmekti; ancak size sıklıkla “sen onun ablasısın, zaten yapman gerekir” yanıtının verilmesi, kendi ihtiyaçlarınızın geri planda kalmasına neden olmuş gibi görünüyor. .. Şimdi burada birkaç noktayı birlikte ayırt etmek isterim. Yaşadığınız durumda annenizin çalışma koşulları ve yaşanan aile içi zorluklar sizi bu role daha fazla itmiş olabilir; ancak bu, sizin çocukluk ve ergenlik ihtiyaçlarınızın geri plana atılmasını açıklamaz ya da doğrulamaz. Siz o evin içinde hem çocuk, hem abla, hem de zaman zaman bakım veren bir rol üstlenmişsiniz. Bu durumun sizde ihmal edilmişlik ve yalnızlık hissi bırakması oldukça anlaşılır. Çünkü bu süreç, sosyal ilişkilerinizden kendinizi keşfetme alanınıza kadar birçok şeyi etkilemiş gibi görünüyor. .. Tüm bunlar, anlattıklarınızda öfkenin neden tek başına kalıcı bir duygu olmadığını da açıklıyor. Öfkenin altında çoğu zaman engellenmişlik, hayal kırıklığı, acı ve üzüntü gibi duygular bulunabilir. Ve bu duyguların bir arada yaşanması da oldukça anlaşılırdır. .. Ayrıca, burada kendi ihtiyaçlarınızı fark etme ve dile getirme alanının yeterince oluşmadığı da dikkat çekiyor. Sanki uzun süre “Ben ne istiyorum? Benim hayattan beklentim ne?” gibi sorulara alan açmak zorunda kalamamışsınız gibi. .. Şunu da özellikle eklemek isterim; kendinizi şu an affetmeye hazır hissetmiyorsanız, bu bir sorun değildir. Bu durum, zamana ihtiyacınız olduğunu gösterir. Belki de önce kendinizi anlamaya, yaşadıklarınızı analiz etmeye ve ancak sonrasında bu konuda adım atmaya ihtiyacınız vardır. Bu nedenle, şu aşamada kendinizi anlamaya odaklanmanız size daha iyi gelebilir. Bunun için de kendinize, geçmişe ve bugüne yönelik iki ayrı mektup yazabilirsiniz. Geçmişte neye ihtiyaç duyduğunuzu ve bugün kendiniz için neleri farklılaştırmak istediğinizi yazmak bu açıdan anlamlı olabilir. Buna ek olarak, gün içinde yaşadığınız duyguları ve özellikle öfke anlarında bu öfkenin altında hangi duyguların olabileceğini (üzüntü, kırgınlık, yalnızlık gibi) fark etmeye çalışmanız, kendinize “şu an neye ihtiyacım var?” sorusunu sormanız ve çocukluk döneminizde üstlendiğiniz roller ile bugün size ait olan rolleri ayırt etmeniz de süreci anlamlandırmanıza yardımcı olabilir. Ayrıca kendinize zaman zaman “şu an hissettiklerim anlaşılır”, “kendime alan açabilirim” gibi küçük izin cümleleri kurmanız da bu süreçte destekleyici olabilir. Unutmayın ki, geçmiş ve aile değiştirilemese de, geçmişe yüklediğimiz anlam ve gelecekteki davranışlarımız şimdiye göre şekillenebilir. Bu da elbette bizlerin elindedir. Tekrardan sormak, danışmak istediğiniz bir konu olursa buradan veya profilimden ulaşabilirsiniz. Sevgiyle KalınPsikolog Ecem Bakıner