Kendimi Çaresiz ve Yalnız Hissediyorum
Ben 21 yaşında bir kızım. Üniversitede felsefe okuyorum. Bu bölümü seçmem tamamen hayatımdaki yaşadıklarımla ilgiliydi. Annem ve babam büyüdükçe anlıyorum ki hastalar. Ben de normal olmadığımı kabul ediyorum. Onlara ait hissetmiyorum. Çok yabancıyım onlara. Onlara sevgi beslemiyorum. Çok tükendim. Erken büyümek zorunda kaldım. Fakirlik çekmedim ama annem her şeyini bana yükledi. Babaannemle sorunlarını vs. Ben kimseye yaranamıyorum ve çok yalnız hissediyorum kendimi. Kendimi bulmaya çalışıyorum. Vicdanlıyım bunu biliyorum. Hata yapsam dahi kalbim sızlıyor ve suçluluk hissediyorum. Ben kötü biri değilim. Hiçkimse anlamadı beni. Baba figürüm silik. Hiç bana sevgisini hissettiremedi. Annem dengesiz bir karakter. Ben normal nedir bilmiyorum. Gerçi kim biliyor ki? Herkesin normal dediği kendine. Bağlanmaktan korkma, terk edilme korkularım var. Kendimi baltalıyorum sürekli. Aile evinde çok mutsuzum mental olarak. Sürekli kavga durmadan. Bir küsüp bir barışıyorlar. Bir iyi davranıyorlar bir kötü. Felsefe okumama rağmen hala ne istediğimi bilmiyorum. Tek bildiğim insanların hayatlarına dokunmak sevgi vermek onlara. İnsanlara eskiden kızar nefret ederdim. Şimdi kimseye kızmıyorum. Kimseyi yargılamıyorum, büyük konuşmuyorum. Herkes değerli ve özel. Ben sadece kendimi bulmak ve biraz huzur istiyorum. Kalabalıklar içinde yalnızım. Beni ben olduğum için seven insanlar istiyorum. Hayat kısa vakit varken tomurcukları topla zaman hala uçup gidiyor ve bugün gülümseyen bu çiçek yarın ölüyor olabilir
Bu soru 13 Temmuz 2026 11:58 tarihinde Psikolog Ecem Bakıner tarafından cevaplandı.
- Paylaş:
Merhaba sevgili danışan,
Yazdıklarınızı okurken ne kadar uzun zamandır görülmeyi, anlaşılmayı ve olduğunuz hâlinizle kabul edilmeyi beklediğinizi hissedebiliyorum. Sanki yıllardır kendi yüklerinizin yanında bir de size ait olmayan yükleri taşımış, bunların arasında da "Ben kimim?" sorusunun cevabını aramışsınız. Yazdıklarınızı birlikte ele almak isterim.
Felsefe okuduğunuzu söylemişsiniz. Bu bölümü seçmenizin altında yatan nedeni anlamak hiç de zor değil gibi geliyor bana. Sanki hayatınız boyunca yaşadığınız olayları, insanları ve en çok da kendinizi anlamlandırmaya çalışmışsınız. Bazen büyüdüğümüz aile bize cevaplardan çok sorular bırakır. Siz de belki bu yüzden anlam arayışını kendinize yol edinmişsiniz.
Yazdıklarınızda annenize ve babanıza karşı hissettiğiniz derin yabancılığı da duyabiliyorum. Onlar hayatınızda olsalar da, duygusal olarak yanınızda olamamışlar gibi... "Onlara ait hissetmiyorum." cümleniz bana, kendi evinde bile misafir gibi hissetmiş bir çocuğu düşündürdü. Çünkü aidiyet yalnızca aynı evde yaşamakla oluşmaz; görülmek, anlaşılmak, güvende hissetmek ve koşulsuz kabul görebilmekle gelişir.
Bir yandan da kendinize yönelik oldukça sert olduğunuzu fark ediyorum. "Ben de normal değilim." diyorsunuz. Oysa uzun yıllar duygusal olarak öngörülemeyen, bir gün sevgi gösterip ertesi gün kavga eden, sınırları belirsiz bir aile ortamında büyüyen birçok kişi zamanla sorunun kendisinde olduğunu düşünmeye başlar. Ancak bazen sorun kişinin kendisi değil, yıllarca uyum sağlamaya çalıştığı ortamdır. Siz hayatta kalabilmek için o ortama uyum sağlamaya çalışmışsınız ve bugün bunun izlerini taşıyor olmanız sizi "anormal" yapmaz.
Annenizin kendi yüklerini size taşıtması, sizi yetişkin sorumluluklarının içine çekmesi ve babanızın duygusal olarak silik kalması, çocukluğunuzu yaşayabilmenizi zorlaştırmış gibi görünüyor. Böyle olduğunda çocuklar çoğu zaman erken büyürler; dışarıdan güçlü görünürler ama içlerinde yıllardır görülmeyi bekleyen küçük bir çocuk kalır.
"Vicdanlıyım, hata yapsam kalbim sızlıyor, ben kötü biri değilim." diyorsunuz. Aslında kendinizle ilgili çok kıymetli bir gerçeği fark etmişsiniz. İçinizde hâlâ canlı kalan, başkalarının acısını hissedebilen, empati kurabilen ve iyiyi gözeten bir yan var. Üstelik yaşadığınız onca zorluğa rağmen insanlara karşı daha anlayışlı olmayı seçmişsiniz. Bazen ağır yaşam deneyimleri insanı katılaştırabilir; ancak sizde sanki tam tersi olmuş. Acılarınız sizi sertleştirmekten çok, başkalarının duygularını daha iyi anlayabilen biri hâline getirmiş gibi görünüyor. Bu oldukça kıymetli bir özellik.
Ancak şunu da fark etmenizi isterim. Hata yapmak insan olmanın doğal bir parçasıdır. Fakat çocuklukta sürekli başkalarının duygularından sorumlu tutulduğumuzda, eleştirildiğimizde ya da hata yapmanın kabul edilemez olduğuna inanarak büyüdüğümüzde, zamanla vicdanımızı bir "vicdan sopasına" dönüştürebiliriz. Başkaları artık bize o sopayla vurmasa bile, bu kez biz kendimizi onunla cezalandırmaya başlarız. En küçük hatada bile günlerce suçluluk hisseder, kendimizi affetmekte zorlanır ve kusursuz olmaya çalışırız.
Oysa vicdanın görevi insanı dövmek ya da cezalandırmak değildir; vicdan insana yol gösterir, yanlışını fark ettirir ve telafi etmesine yardımcı olur. Siz sanki yıllardır sırtınızda taşıdığınız o vicdan sopasıyla yürümeye çalışıyorsunuz. Bu yüzden hata yaptığınızda canınızın bu kadar yanması çok anlaşılır geliyor. Belki de artık ihtiyacınız olan şey, o sopayı yavaşça yere bırakabilmek ve kendinize de başkalarına gösterdiğiniz anlayışı gösterebilmektir. Çünkü kendinize şefkat göstermek vicdansız olmak anlamına gelmez; aksine sağlıklı bir vicdanın en önemli parçalarından biridir.
Bağlanmaktan korkmanız ve terk edilme kaygılarınız da anlattığınız aile ortamı düşünüldüğünde oldukça anlaşılır geliyor. Çünkü sevginin bir var olup bir yok olduğu, güvenin sürekli sarsıldığı bir ortamda büyüyen çocuklar, zamanla ilişkilerde de aynı belirsizliği beklemeye başlayabilirler. Zihin adeta eski bir plağı tekrar tekrar çalar: "Bir gün yine incineceğim, yine yalnız kalacağım." Böyle olunca kişi bazen daha incinmeden kendini geri çeker ya da farkında olmadan ilişkilerini sabote edebilir. Bu bir karakter kusuru değil; çoğu zaman geçmişte öğrenilmiş bir korunma biçimidir.
Bunun yanında yazdıklarınızda beni en çok etkileyen noktalardan biri şu oldu: Tüm yaşadıklarınıza rağmen hâlâ insanlara dokunmak, fayda sağlamak ve sevgi vermek istemeniz... Bu, içinizde umut eden, iyileşmek isteyen ve yaşamla bağ kurmaya çalışan çok güçlü bir yanın hâlâ var olduğunu gösteriyor. Ancak bazen başkalarına ışık olmaya çalışırken kendi karanlığımızı ihmal edebiliriz. Belki de bugün en çok şefkate ihtiyaç duyan kişi, yardım etmek istediğiniz insanlar değil; yıllardır görülmeyi bekleyen kendi içinizdeki çocuktur.
"Kendimi bulmak istiyorum." demişsiniz. Belki de kendinizi bulmanız gereken yer, aslında hiç kaybolmadığınız yerdir. Siz kaybolmadınız; yalnızca yıllarca başkalarının ihtiyaçları, çatışmaları ve beklentileri arasında kendi sesinizi duymakta zorlandınız. Kendinizi bulmak bazen yeni biri olmak değil; yıllardır susturulan kendi sesinizi yeniden duymaya başlamaktır.
Bu süreç elbette kolay olmayacaktır. Ancak yazdıklarınızdan gördüğüm kadarıyla kendinizi gözlemleyebilen, sorgulayabilen, duygularını fark edebilen ve değişime açık bir yanınız var. Bunlar iyileşme yolunda çok kıymetli özelliklerdir. Eğer imkânınız varsa, bu yolculukta bir psikologtan destek almanız da size güvenli bir alan sağlayabilir. Çünkü bazı yükler tek başına taşınmak zorunda değildir.
Ve son olarak... Yazınızı "Hayat kısa, vakit varken tomurcukları topla." diyerek bitirmişsiniz. Ben de buna küçük bir cümle eklemek isterim: Belki de artık toplamanız gereken ilk tomurcuk, yıllardır ihmal edilen kendi ruhunuzdur. Çünkü siz de en az iyileştirmek istediğiniz insanlar kadar sevgiye, güvene ve huzura layıksınız. Ve elbette, bu yolculukta sizi siz yapan, sizi siz olduğunuz için sevebilecek kişileri de bu sayede bulebileceksiniz.
Tekrardan danışmak istediğiniz bir konu olursa sizin için her zaman burada olacağım.
Sevgiyle Kalın
Psikolog Ecem Bakıner
Yasal Bilgilendirme: Bu içerik tanı ve tedavi niteliği taşımayan, genel psikolojik bilgilendirme amaçlıdır.