Hamide Güven

Psk. Hamide Güven

İstanbul

Psikodinamik terapi

4.9
(21 Yorum)

Uzman Hakkında

Nişantaşı Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden yüksek onur derecesiyle mezun oldum. Lisans eğitimim süresince ve mezuniyetimin ardından farklı klinik kurumlarda stajlar yaparak saha deneyimi kazandım. Teorik bilgilerimi uygulama fırsatı buldum.

Mesleki gelişim yolculuğumda hem yetişkin hem de çocuk odaklı yaklaşımları benimsedim. Bu doğrultuda; Psikodinamik Terapi, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve Rüya Çalışmaları üzerine yoğunlaşırken, çocuklarla çalışma alanında yetkinleşmek adına Oyun Terapisi eğitimini tamamladım. Tanı ve değerlendirme süreçlerinde ise MMPI ve Objektif Testler uygulama yetkinliğine sahibim.

Klinik çalışmalarımın yanı sıra, Psychology Times platformunda psikoloji alanında yazılar kaleme alarak güncel literatürü takip etmeye ve bilgi birikimimi paylaşmaya devam ediyorum.

Eğitim

  • Nişantaşı Üniversitesi - Lisans

Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)

  • Psikodinamik Psikoterapi Eğitimi
  • Rüya Yorumlama Atölyesi Eğitimi
  • Aktarım Odaklı Psikoterapi Eğitimi
  • Kısa Süreli Çözüm Odaklı Psikoterapi Eğitimi
  • MMPI Uygulayıcısı Eğitimi
  • Oyun terapisi eğitimi
  • Objektif testler eğitimi

Uzmanlık Alanları

Depresyon
Obsesif Kompulsif Bozukluk
Anksiyete
Değersizlik / Yetersizlik Hisleri
Stres
Fobi
Duygudurum Bozuklukları
Narsistik Kişilik

Çalışma Ekolleri

  • Psikodinamik Psikoterapi

Cevaplar (103)

Merhaba,Anlattığınız durum oldukça derin bir iç farkındalığa işaret ediyor ve bu, tek başına olumsuz bir şey değil. Hatta birçok insan hayatı boyunca bu kadar yakından kendini gözlemlemez. Ama farkındalık belli bir noktadan sonra aşırı denetime dönüştüğünde, kişinin doğal akışını bozabiliyor. Sizin tarif ettiğiniz şey tam olarak buna benziyor: Kendinizi tanımaya çalışma isteği ile kendinizi sürekli kontrol etme ihtiyacı birbirine karışmış gibi. Bu durum büyük ihtimalle doğrudan bir kimlik problemi değil. Daha çok kimlik hassasiyeti ile sosyal öz-farkındalığın birleştiği bir bilişsel döngü gibi görünüyor. Kimlik hassasiyeti dediğimiz şey, kişinin kendilik algısına ve içsel tutarlılığına fazlasıyla önem vermesi. Böyle kişiler için gerçek olmak yalnızca rahat hissetmek değil; psikolojik olarak bir güven alanı. Bu yüzden dışarıdan gelen küçük bir yorum bile bazen sadece bir yorum olarak kalmaz, kişinin kendilik hissine dokunur. Değişmişsin gibi bir ifade başkası için sıradan olabilirken sizde daha derin bir sorgulamayı tetikleyebilir. Çünkü zihniniz bunu şu şekilde kodluyor olabilir: Acaba özümden uzaklaşıyor muyum?Burada dikkat çeken ikinci şey ise kendinizi sürekli izliyor olmanız. Psikolojide buna yüksek öz-izlem denebilir. Kişi yalnızca deneyimi yaşamaz; aynı anda kendisini yaşarken gözlemler. Nasıl duruyorum, bunu söylersem nasıl algılanırım, şu an yeterince doğal mıyım, gerçekten ben gibi mi davranıyorum diye içsel bir kontrol mekanizması devrede olur. Bu zihinsel takip hali başlangıçta kendini koruma ya da tutarlı kalma amacı taşısa da zamanla paradoks yaratır. Çünkü insan ne kadar doğal olmaya çalışırsa, o kadar doğallığını kaybeder. Gerçeklik hissi aslında bilinçli olarak sürekli kontrol edilerek korunmaz. Tam tersine, kişi kendini izlemeyi bıraktığında daha görünür hale gelir. Şu anda yaşadığınız baskının temelinde muhtemelen kendim olmalıyım düşüncesinin zamanla katı bir iç kurala dönüşmesi var. Oysa insan sabit bir özden ibaret değildir. Farklı ortamlarda farklı yönlerimizin öne çıkması yapaylık değildir. Aile yanında başka, arkadaş ortamında başka, profesyonel alanda başka yanlarımızın belirginleşmesi kimliğin kaybolduğu anlamına gelmez; kimliğin esnekliğini gösterir. Sizin zihniniz muhtemelen değişimi bazen tehdit gibi algılıyor. O yüzden küçük bir farklılık bile kendimden uzaklaşıyor muyum alarmı yaratıyor olabilir. Halbuki değişmek, filtrelemek ya da bazı ortamlarda daha kontrollü davranmak sahte olmak değildir. Bu çoğu zaman sosyal uyumdur. Gerçek benlik sürekli ölçülen bir şey değildir. Daha çok, kontrol bırakıldığında kendiliğinden ortaya çıkan akıştır. Farklı insanların yanında farklı yanlarınızın ortaya çıkması, tutarsız olduğunuz anlamına gelmez; insan ilişkisel bir varlıktır ve her bağ, kişiliğinizin başka bir yönünü görünür kılar. Önemli olan her ortamda aynı davranmak değil, hangi halinizde olursanız olun bunun içinizde zorlanarak kurulmuş bir role değil, size ait doğal bir esnekliğe dayanmasıdır.

Devamını Oku...

Merhaba,Yaşadığınız şey sandığınızdan çok daha insani bir duygu çatışması. Bunu yaşarken insan kendini bencil, kötü niyetli ya da yetersiz biri gibi yorumlayabiliyor ama anlattıklarınız daha çok yoğun bir eksiklik hissinin zihinsel yansımasına benziyor. Burada asıl mesele arkadaşlarınızın iyi olması değil; kendi hayatınızda uzun süredir görmek istediğiniz hareketin, ilerleyişin ya da karşılığın gelmemesi. İnsan kendi içinde bir durgunluk, belirsizlik ya da tıkanmışlık hissederken başkalarının hayatındaki güzel gelişmeler o eksikliği daha görünür hale getirir. Bu yüzden onların sevincini görmek sizde yokluk duygusunu tetikliyor olabilir. Zihniniz büyük ihtimalle şöyle çalışıyor: Onlar ilerliyor, demek ki ben geride kalıyorum. Onlar bir şeyleri başarıyor, demek ki bende eksik bir şey var. Ve bu düşünce o kadar hızlı geliyor ki daha mantıklı bir değerlendirme yapamadan kendinizi yetersizlik duygusunun içinde buluyorsunuz. Sonra bunun üzerine bir de suçluluk ekleniyor. Neden onlar adına tam sevinemiyorum, neden böyle hissediyorum diye kendinizi eleştiriyorsunuz. Böylece bir olay iki katmanlı acıya dönüşüyor. Önce başarısızlık hissi, sonra o hissi yaşadığınız için suçluluk. Önce bu suçluluk kısmını biraz hafifletmek gerekiyor. Çünkü bir insanın başkalarının başarısıyla tetiklenmesi kötü biri olduğu anlamına gelmez. Bu çoğu zaman kişinin kendi karşılanmamış ihtiyaçlarının görünür hale gelmesidir. Eğer uzun süredir emek veriyor, bekliyor, çabalıyor ama karşılığını alamıyorsanız, çevrenizdeki olumlu gelişmeler ister istemez size kendi bekleyişinizi hatırlatır. Buradaki temel duygu çoğu zaman yas gibidir. Olmasını istediğiniz hayatın henüz gerçekleşmemiş olmasına duyulan sessiz bir üzüntü. İş arayışı dönemi özellikle insanın kendilik değerini çok kolay zedeleyebilen bir süreç. Çünkü iş bulma meselesi sadece ekonomik bir konu olmaktan çıkıyor; kişi bunu yeterliliğinin, değerinin, geleceğinin kanıtı gibi görmeye başlıyor. Başvuru yapıyorsunuz, bekliyorsunuz, geri dönüş alamıyorsunuz ya da olumsuz cevap geliyor. Her sessizlik zihinde bazen şu anlama dönüşüyor: Demek ki yeterli değilim. Oysa çoğu zaman iş piyasasının koşulları, zamanlama, sektör dinamikleri, görünmeyen birçok dış etken devrededir. Ama insan belirsizlikte en kolay kendini suçlar. Çünkü kontrol edemediği sistemsel nedenler yerine suçu kendinde bulmak zihne daha tanıdık gelir. Burada çok önemli bir ayrım var: Şu anda hayatınızda istediğiniz yerde olmamanız, değersiz olduğunuz anlamına gelmez. Ama zihniniz muhtemelen başarı ile değer arasında çok güçlü bir bağ kurmuş durumda. Bu yüzden bir gelişme olmadığında sadece hayal kırıklığı yaşamıyorsunuz; sanki kimliğiniz eksilmiş gibi hissediyorsunuz. İşte bu noktada kıyaslama çok güçleniyor. Kıyaslama aslında kendini cezalandırma davranışıdır. İnsan karşısındakinin hayatına bakıp objektif bir değerlendirme yapmaz. En iyi, en parlak, en görünür kısmı alır ve onu kendi en kırılgan, en eksik hissettiği yerle karşılaştırır. Bu yüzden sonuç hep ağır gelir. Arkadaşlarınızın hayatının yalnızca vitrindeki kısmını görüyorsunuz. Ama kendi zihninizin perde arkasını biliyorsunuz; tüm kaygılarınızı, başarısızlık korkularınızı, bekleyişlerinizi, eksiklerinizi. Böyle bir kıyaslama doğal olarak adaletsiz. Buluşmalardan kaçınmanız da anlaşılır bir savunma. Çünkü şu anda sosyal ortamlar size keyiften çok bir tür hatırlatma alanı gibi geliyor olabilir. Başkalarının iyi giden taraflarını görmek, kendi içinizde bastırmaya çalıştığınız eksiklik hissini yeniden aktive ediyor olabilir. Kısa vadede uzaklaşmak rahatlatıcı gelir. Ama uzun vadede bu yalnızlaşma zihninizin kurduğu olumsuz anlatıyı güçlendirir. Çünkü insan yalnız kaldıkça düşünceleri daha mutlak hale gelir. Dış gerçeklikten kopunca zihnin sert yorumları daha inandırıcı görünmeye başlar. Umarım yazdıklarım sizin için faydalı olmuştur. Sormak istediğiniz başka bir şey olursa burada olacağım.

Devamını Oku...

Merhaba,Anlattığınız durum genelde öfke problemi gibi görünse de çoğu zaman meselenin özü yalnızca sinirlenmek değildir. Daha çok duygunun çok hızlı yükselmesi ve o yükseliş anında düşünme alanının daralmasıdır. Sonrasında sakinleşince pişmanlık geliyor, söyledikleriniz ağır geliyor, keşke böyle demeseydim diyorsunuz. Bu döngü tekrarlandıkça insan kendine kızmaya başlıyor. Neden kendimi tutamıyorum, neden aynı şeyi yapıyorum diye düşünmek de ekstra yük bindiriyor. Genellikle bu tarz durumlarda kişi yaşadığı yoğun duyguyu olabildiğince hızlı dışarı atmaya çalışır. Öfke çoğu zaman birincil duygu değildir. Altında kırgınlık, değersizlik hissi, anlaşılmama, hayal kırıklığı, reddedilme korkusu ya da kontrol kaybı olabilir. Zihin bu daha kırılgan duyguları taşımakta zorlandığında onları öfkeye çevirir. Çünkü öfke savunmacıdır; insanı güçlü hissettirir. O an bağırmak, sert konuşmak, ani cevap vermek bir çeşit korunma refleksi gibi çalışır. Sizin çözmeniz gereken ilk şey sinirlendiğinizde ne söylediğinizden önce neden bu kadar hızlı yükseldiğiniz. Çünkü davranış, alttaki mekanizmanın sonucu. Bunun için birkaç aşamalı çalışmak gerekir. İlk olarak tetikleyicilerinizi tanımanız gerekiyor. Sinirlendiğiniz her olaydan sonra oturup düşünün. Tam olarak neye sinirlendim? Karşımdaki ne yaptı? Bunun bende uyandırdığı ilk his neydi? Örneğin birinin sizi geç cevaplaması sizi sinirlendiriyorsa, mesele sadece geç cevap değildir. Belki önemsenmeme hissi yaratıyordur. Birinin eleştirisi sizi sertleştiriyorsa, belki yetersizlik korkusunu tetikliyordur. Tetikleyiciyi bulmadan sadece öfkeyi bastırmaya çalışmak kalıcı çözüm sağlamaz. İkinci olarak, öfkenin bedensel sinyallerini erken fark etmeyi öğrenmeniz gerekiyor. Çünkü çoğu insan patlama noktasını fark ediyor ama yükselme aşamasını kaçırıyor. Kalp atışınız hızlanıyor mu? Çeneniz sıkılıyor mu? İçinizde ani bir sıcaklık yükseliyor mu? Hızlı cevap verme isteği geliyor mu? İşte müdahale etmeniz gereken yer tam burası. O noktada konuşmaya devam ederseniz büyük ihtimalle kontrol zorlaşır. Bu aşamada uygulamanız gereken teknik fiziksel mesafe koymak. Tartışma anında illa çözmek zorunda değilsiniz. Kendinize şu cümleyi alışkanlık haline getirin: Şu an sinirliyim, bunu sonra konuşacağım. Bu cümle çok güçlü çünkü hem karşı tarafı belirsizlikte bırakmaz hem de size alan açar. O ortamdan çıkın. Telefonu bırakın. Mesaj yazıyorsanız cevap vermeyin. Çünkü öfke anında verilen cevaplar genelde o anlık rahatlama sağlar ama uzun vadede ilişkiyi yıpratır. Üçüncü olarak, sinirliyken zihninizin size söylediği şeyleri sorgulamanız gerekiyor. Öfke anında düşünceler çok keskinleşir. Hep böylesin, beni umursamıyorsun, bilerek yapıyorsun, artık yeter gibi mutlak yorumlar oluşur. Oysa sakinleşince olayın o kadar büyük olmadığını fark edersiniz. Bu yüzden kendinize şu soruyu sorun: Şu an düşündüğüm şey kesin gerçek mi, yoksa öfkenin büyüttüğü bir yorum mu?Dördüncü ve en önemlisi, iletişim dilinizi değiştirmeniz gerekiyor. Sinirliyken insanlar genelde suçlayıcı konuşur. Sen zaten hep böylesin, hiç anlamıyorsun, umursamıyorsun gibi. Bu cümleler karşı tarafı savunmaya geçirir. Bunun yerine duygu odaklı konuşmayı öğrenmelisiniz. Örneğin: Beni hiç umursamıyorsun yerine Bu olduğunda kendimi değersiz hissettimSen çok bencilsin yerine Bu durumda beklentim farklıydı ve kırıldımBu tarz ifade hem sizi daha net anlatır hem çatışmayı azaltır. Bir diğer mesele de kendinizi affetmeyi öğrenmek. Eğer her patlamadan sonra kendinizi sertçe eleştiriyorsanız, bu suçluluk duygusu yeni stres yaratır ve sonraki öfke patlamalarını besler. Değişim doğrusal ilerlemez. Bazen düzeliyor gibi hissedersiniz, sonra tekrar aynı şeyi yaparsınız. Bu öğrenme sürecidir. Eğer bu durum ilişkilerinizde sık sık yıkıcı sonuçlar yaratıyorsa, bunun kökeninde birikmiş başka duygusal yükler de olabilir. Bazen geçmişte sürekli bastırılmış hissetmek, anlaşılmamak ya da değersiz hissetmek insanı yetişkin ilişkilerinde daha reaktif yapar. Umarım yazdıklarım sizin için faydalı olur. Sormak istediğiniz başka bir şey olursa cevaplamak için burada olacağım.

Devamını Oku...

Merhaba,Sessiz olarak algılanmanızın sizi rahatsız etmesinin altında büyük ihtimalle sadece daha fazla konuşmak istemekten ziyade dışarıdan görünen halinizle içeride hissettiğiniz kişinin örtüşmemesi var. İnsan kendisini belli bir şekilde hisseder ama çevresi onu başka türlü algıladığında bir yabancılaşma yaşar. Sizin anlattığınız şey de buna benziyor. İçinizde konuşan, düşünen, yorum yapan, belki esprili ya da derin bir tarafınız var ama sosyal ortamda bunun yeterince dışarı çıkmadığını hissediyorsunuz. Bu yüzden mesele aslında sessiz olmak değil; olduğunuz kişinin görünür olmaması. Bazı insanlar doğal olarak daha gözlemcidir, daha seçici konuşur, enerjisini daha kontrollü ortaya koyar. Sorun ancak bu sessizlik sizin isteğiniz dışında, kaygı ya da kendinizi geri tutma sonucu oluşuyorsa ortaya çıkar. Sizin yazdıklarınızda dikkat çeken şey şu; aile ortamında daha rahat konuşabiliyorsunuz, dışarıda ise bu tarafınız kısmen geri çekiliyor. Bu genelde kişinin konuşacak şeyi olmadığı için değil, zihninin sosyal alanda fazladan işlem yapmasından kaynaklanır. Sosyal ortama girdiğinizde muhtemelen zihninizin bir kısmı konuşmanın kendisine odaklanmak yerine kendinizi izliyor. Nasıl görünüyorum, söylediğim şey saçma mı olacak, enerjim düşük mü, şimdi konuşsam garip olur mu, insanlar beni nasıl algılıyor gibi arka planda çalışan küçük değerlendirmeler oluyor olabilir. Bunlar çok yüksek düzeyde bir sosyal kaygı olmak zorunda değil. Bazen hafif düzeyde bir öz-farkındalık bile kişinin doğal akışını kesmeye yeter. İnsan kendini izlediği anda spontane davranamaz. Bu da dışarıdan sessizlik olarak görünür. Aile yanında farklı olmanız çok şey anlatıyor. Çünkü orada performans göstermeniz gerekmiyor. Kabul edildiğiniz bir alandasınız. Düşünmeden konuşuyorsunuz. Cümle kurmadan önce kendinizi filtrelemiyorsunuz. Sosyal çevrede ise muhtemelen daha fazla filtre devreye giriyor. Yani problem büyük ihtimalle karakterinizin sessiz olması değil; sosyal bağlamda kendinizi yeterince serbest bırakamamanız. Sessiz etiketinden kurtulmak için yapılabilecek ilk hata kendinizi zorla çok konuşmaya çalışmak olur. Çünkü bu sefer doğallık kaybolur ve insan yapay hissetmeye başlar. Amaç çok konuşmak değil, görünür olmak. Az konuşan ama ortamda güçlü bir varlığı hissedilen insanlar vardır. Çünkü söyledikleri nettir, enerjileri açıktır, beden dilleri canlıdır. İnsanlar onları sessiz değil, sakin ve kendinden emin olarak algılar. Buradaki fark nicelik değil, varlık hissidir. Pratik olarak yapabileceğiniz en etkili şey sosyal ortamlarda konuşma hedefi koymak yerine katkı hedefi koymak. Kendinize bugün çok konuşacağım demek baskı yaratır. Ama bugün en az üç kez sohbete küçük bir katkı sunacağım demek daha uygulanabilir. Bu bir soru olabilir, kısa bir yorum olabilir, bir gözlem olabilir. İnsanlar sosyal olarak en çok uzun konuşmalarla değil, akışa düzenli katılımla görünür hale gelir. Bir başka önemli nokta şu: Sessiz olarak etiketlenmek bazen kişinin kendisini daha da sessizleştiren bir rol haline gelir. Eğer birkaç kişi sizi böyle tanımladıysa, fark etmeden buna uyum sağlamaya başlamış olabilirsiniz. İnsan kendisine yapıştırılan sosyal rolleri bazen içselleştirir. Sessiz denilen kişi, konuşacağı anda bile içinde küçük bir direnç hisseder. Sanki rolünden çıkıyormuş gibi. Burada özgüven meselesine de değinmek gerekiyor. Orta düzeyde özgüveniniz olduğunu söylemişsiniz. Bu bence oldukça gerçekçi bir değerlendirme. Çoğu zaman sosyal sessizliğin sebebi özgüven eksikliği değil, sosyal alanda yeterince alan kaplamaya alışık olmamaktır. Bazı insanlar çocukluktan itibaren düşüncelerini rahatça ortaya koymayı öğrenir, bazıları daha geri planda kalmaya alışır. Bu alışkanlık değiştirilebilir. İnsanların sessiz biri olduğunuzu düşünmesi neden bu kadar rahatsız ediyor kısmı da önemli. Çünkü bazen bizi rahatsız eden etiketin kendisi değil, onun çağrıştırdığı anlamdır. Sessiz denince aklınıza çekingenlik, yetersizlik, görünmezlik, sıkıcılık gibi çağrışımlar geliyor olabilir. Oysa sessizlik bunların hiçbiri olmak zorunda değil. Belki önce kendi zihninizde sessizliğe yüklediğiniz anlamı sorgulamak gerekir. Bence sizin ihtiyacınız olan şey kendinizi değiştirmekten çok, sosyal alandaki doğal tarafınızı biraz daha serbest bırakmak. Bunun için kendinize sürekli nasıl göründüğünüzü sormayı bırakıp sohbetin içeriğine odaklanmayı deneyin. İnsan kendinden çıktığında daha akıcı hale gelir. Çünkü asıl çekici sosyal enerji, kendini izleyen değil ortamla gerçekten temas eden insandan gelir. Sizde konuşabilecek, kendini gösterebilecek taraf zaten var. Aile içinde ortaya çıkması bunun kanıtı. Şimdi mesele onu başka ortamlara taşımak. Bu bir anda olmaz ama küçük davranışsal adımlarla oldukça değişebilir. Umarım yazdıklarım sizin faydalı olur. Eğer konuşmak veya soru sormak isterseniz burada olacağım.

Devamını Oku...