Uzm. Kl. Psk. Aslı Yolageldili
Türkiye, İstanbul
Bilişsel Davranışçı terapi, online terapi, depresyon, anksiyete
Uzman Hakkında
Aslı Yolageldili, Psikoloji lisans eğitimini Bahçeşehir Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesinde tamamlamıştır. Lisans döneminde Özel Moodist Psikiyatri hastanesinde ve İstanbul Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde staj yaparak gerekli gözlem ve deneyime sahip olmuştur.
Marmara Üniversitesinde Aile Danışmanlığı Sertifikası alarak Aile ve çift danışmanlığı yapmaya başladı.
Eğitim kurumlarında öğrencilere Psikolojik danışmanlık ve rehberlik alanında çalışarak öğrencilerin sınav stresi üzerinde çalışma imkanı sağladı.
Hakan Türkçapar’dan Bilişsel Davranışçı Terapi Eğitimi ve Prof. Dr. Doğan Şahinden Dinamik Psikoterapi eğitimine katılım sağlamıştır.
Klinik Psikoloji yüksek lisans eğitimini Üsküdar Üniversitesinde yüksek onur derecesi ile mezun olmaya hak kazanmıştır.
Eğitim
- Bahçeşehir Üniversitesi - Lisans
- Üsküdar Üniversitesi - Yüksek Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- Moxo Dikkat Testi
- Minnesota Çok Yönlü Kişilik Envanteri (MMPI)
- Aile Danışmanlığı
- Bilişsel Davranışçı Terapi
- Kişilik, Kişilik Bozuklukları ve Dinamik Psikoterapi Temel Eğitimi
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- BDT
Cevaplar (15)
Merhaba Sevgili Danışan,Burada sadece “çok ağlamak” değil, daha çok bedeninizin tartışma anlarına verdiği otomatik bir tepki var gibi, çünkü siz tartışmanın içinde olmasanız bile en ufak ses değişikliğinde bile duygusal olarak yükseliyorsunuz ve bu da gözyaşıyla dışa vuruluyor. Bu genelde şöyle gelişir; kişi uzun süre gergin, karmaşık ya da öngörülemez bir ortamda bulunursa, zihni ve bedeni en küçük sinyali bile “tehlike” gibi algılamaya başlar ve o anda kendini korumaya geçer, sizin ağlamanız da aslında bir zayıflık değil, tam tersine bedeninizin o gerginliği boşaltma şekli gibi duruyor. Siz sadece o an ağlamakla kalmıyorsunuz, sonrasında kendinize kızıyorsunuz ve “neden böyle yaptım” diye sorguluyorsunuz, bu da ikinci bir yük bindiriyor, yani önce duyguyu yaşıyorsunuz sonra o duygu için kendinizi eleştiriyorsunuz, bu da durumu daha zor hale getiriyor. Ailenizin “karmaşık” olduğunu söylemeniz de önemli, çünkü sürekli tartışmanın olduğu bir ortamda büyüyen ya da yaşayan kişilerde bu tür hassasiyetler sık görülür, kişi bir süre sonra sadece kavgaya değil, kavganın ihtimaline bile tepki vermeye başlar ve bu tepki çoğu zaman kontrol edilerek değil, otomatik olarak ortaya çıkar. Belki burada yönü biraz değiştirmek iyi olabilir, çünkü amaç ağlamayı tamamen durdurmak değil, o an geldiğinde kendinizi biraz daha regüle edebilmek olabilir, yani duygu yükseldiğinde hemen kendinize yüklenmek yerine önce onu fark etmek ve biraz alan tanımak. O anlar için küçük şeyler işe yarayabilir; bulunduğunuz ortamdan kısa süreliğine uzaklaşmak, dikkatinizi fiziksel bir şeye vermek ya da nefesinize odaklanmak gibi, çünkü beden sakinleştikçe o yoğunluk da yavaş yavaş azalır. Bu durum sizin “çok hassas” olmanızdan çok, bulunduğunuz ortamın sizde bıraktığı bir etki olabilir, yani bu bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir tepki de olabilir ve öğrenilen şeyler zamanla değiştirilebilir. Şu sorular belki size eşlik edebilir:Tartışma başladığında bedenimde ilk ne değişiyor?Ağlamadan hemen önce aklımdan ne geçiyor?Kendime kızdığımda içimde ne oluyor?Bu ortamda kendimi güvende hissetmediğim anlar hangileri?Ağlamak benim için neyi sağlıyor?İsterseniz bu anları birlikte daha detaylı inceleyebiliriz, özellikle hangi anlarda daha yoğun olduğunu konuşursak o noktada size daha net yardımcı olabilirim. Klinik Psikolog Aslı Yolageldili
Merhaba Sevgili Danışan,Yazdıklarınızı okuyunca şunu düşündürüyor; burada sadece kardeşlerinize karşı bir tahammülsüzlük değil, daha çok uzun zamandır taşıdığınız bir yükün yansıması var gibi, çünkü siz çocukken abla olmaktan çok bir yetişkin gibi sorumluluk almak zorunda kalmışsınız ve bu da içinizde biriken bir gerginlik bırakmış. O anlattığınız dolmuş anısı da çok şey anlatıyor aslında, çünkü bir çocuk için fazla büyük bir sorumluluğun altına girmişsiniz ve o anki korku, panik ve “bir şey olursa ben ne yaparım” duygusu zihninizde yer etmiş gibi duruyor, bu yüzden bugün küçük bir hata bile size sadece “bir şey döküldü” gibi gelmiyor, sanki arkasında daha büyük bir risk varmış gibi hissettiriyor ve bu da tepkinizi büyütüyor. Bir yandan da şu çok net hissediliyor; siz kardeşlerinizi sevmeyen biri değilsiniz ama onlara karşı içinizden gelen o sıcaklıkla davranamıyorsunuz, çünkü içinizde bir yerde hâlâ o yükü taşıyan, yorulmuş bir taraf var ve o taraf hâlâ rahatlayamamış gibi, bu yüzden onlar sizden sevgi bekledikçe siz biraz daha geriliyorsunuz. Bu tür durumlarda genelde şöyle bir şey olur, kişi geçmişte yapmak zorunda kaldığı şeylerin ağırlığını fark etmeden taşımaya devam eder ve bugünkü küçük durumlar o eski duyguyu tetikler, yani aslında şu an yaşadığınız tepki bugünün değil, biraz da geçmişin tepkisi gibi. Belki burada kendinize şunu hatırlatmanız önemli olabilir, o dönem yaşadığınız sorumluluk sizin yaşınıza göre fazlaydı ve o korkuyu yaşamanız çok normaldi, ama şu an aynı durumda değilsiniz ve her küçük hata bir felakete dönüşmek zorunda değil, bunu zihninize yavaş yavaş öğretmek gerekiyor. Bir de şu önemli, siz şu an kendinizi “onları sevmiyorum” gibi değerlendiriyorsunuz ama aslında anlattıklarınız sevginin olmamasından çok, yorgunluk ve tahammül eşiğinin düşmesiyle ilgili, çünkü gerçekten sevgi olmasa “bir şey olsa mahvolurum” kısmı da olmazdı. Şu sorular belki size eşlik edebilir:Kardeşlerime karşı en çok hangi anlarda geriliyorum?Bu anlar bana geçmişte yaşadığım hangi duyguyu hatırlatıyor?Onlara karşı hissettiğim şey gerçekten sevgisizlik mi yoksa yorgunluk mu?Çocukken üstlendiğim sorumluluklar bende nasıl bir iz bıraktı?Şu an onlarla ilişkimde neyi değiştirmek bana daha iyi gelir?İsterseniz bu soruların cevaplarını birlikte de düşünebiliriz, nerede zorlandığınızı biraz daha açarsanız o noktada size daha net eşlik edebilirim. Klinik Psikolog Aslı Yolageldili
Merhaba Sevgili Danışan,Yazdıklarınızı okuyunca şunu düşündürüyor; burada sadece yalnızlık değil, daha çok insanın kendi içinde kalmaktan kaçtığı bir yer var gibi, çünkü siz aslında tek başınıza olmaktan değil, kendi düşüncelerinizle baş başa kaldığınızda nelerle karşılaşacağınızı bilmekten korkuyorsunuz ve bu yüzden duygularınıza yaklaşmak yerine biraz mesafede kalmayı seçiyorsunuz. Bir yandan da kendinize sürekli başkalarının gözünden bakmanız, sanki kendi içinizden değil de dışarıdan bir yerden kendinizi değerlendirmeye alıştığınızı gösteriyor ve bu da zamanla insanın kendisiyle olan bağını zayıflatabiliyor, çünkü ne hissettiğinizden çok nasıl göründüğünüz önem kazanmaya başlıyor ve bu da “ait hissetmeme” duygusunu daha da artırabiliyor. Duygularınıza temas etmekten korkmanız da çok anlaşılır bir yerden geliyor, çünkü insan bazen şunu bilir; eğer gerçekten durup hissederse, o zamana kadar bastırdığı şeylerin ne kadar derin olduğunu fark edecek ve bu da kolay bir yüzleşme olmayacak, o yüzden zihniniz sizi korumak için biraz uzak tutmaya çalışıyor gibi duruyor, ama bu mesafe aynı zamanda o yalnızlık hissini de besliyor. “Yapayalnızlık” dediğiniz şey de tam olarak burada oluşuyor aslında, çünkü insan sadece çevresinde kimse olmadığında değil, kendi içinde de bir temas kuramadığında o hissi daha yoğun yaşar ve bu da sizi kendi düşüncelerinizle bir mücadeleye sokuyor, sanki zihninizde sürekli bir şeylerle baş etmeye çalışıyormuşsunuz gibi. Bir de “hayatın bana yaptığı adaletsizlik” kısmı var, bu cümle genelde içinde biriken, belki uzun zamandır taşınan bir kırgınlığa işaret eder ve bu kırgınlıkla temas etmek zor olduğu için insan bazen kendine bile tam dürüst olamaz, çünkü dürüst olmak o duygunun ağırlığını da kabul etmek anlamına gelir. Burada belki yönü biraz değiştirmek iyi olabilir, çünkü amaç bir anda her şeyle yüzleşmek değil, kendinize yavaş yavaş yaklaşabilmek olabilir, yani duyguların hepsine bir anda temas etmek yerine küçük küçük fark etmek, adlandırmak ve kaçmadan biraz yanında kalabilmek. Şu sorular belki size eşlik edebilir:Kendi başıma kaldığımda zihnimi en çok meşgul eden şey ne?Başkalarının bakışı olmadan kendime baktığımda ne değişiyor?Duygularımdan uzak durmak bana ne kazandırıyor, ne kaybettiriyor?İçimde en çok bastırdığımı düşündüğüm duygu hangisi?Gerçekten yalnız mı hissediyorum yoksa kendimle temas kurmak mı zor geliyor?İsterseniz bu soruların cevaplarını birlikte de düşünebiliriz, nerede zorlandığınızı biraz daha açarsanız o noktada size daha net eşlik edebilirim. Klinik Psikolog Aslı Yolageldili
Merhaba Sevgili Danışan,Yazdıklarınızı okuyunca bunun aslında tek bir olaydan sonra zihninizin o ana takılı kalmasıyla büyüyen bir durum olduğunu anlıyorum, çünkü denemede yaşadığınız o küçük an, yani karnınızın guruldaması, sizin için sadece o anlık bir şeyken zihniniz bunu büyütüp “ya tekrar olursa”, “ya herkes fark ederse”, “ya rezil olursam” gibi düşüncelerle sürekli canlı tutmaya başlamış ve bu da sınav anındaki sessizliği sizin için daha da zor hale getirmiş. Aslında burada yaşadığınız şeyin kendisi değil, o ihtimalin yarattığı beklenti sizi yoruyor diyebiliriz, çünkü çoğu zaman böyle bir durum olmuyor ama zihniniz “ya olursa” ihtimalini gerçekmiş gibi algıladığı için siz daha sınava girmeden o stresi yaşamaya başlıyorsunuz ve bu da dikkatinizi dağıtıyor, odaklanmanızı zorlaştırıyor. Bu tarz durumlarda genelde şu döngü oluşur; kişi bir şeyin olmasından korkar, o korku bedeni daha hassas hale getirir, beden daha hassas olunca en küçük sinyaller bile büyütülür ve bu da “bak yine olacak” düşüncesini güçlendirir, yani aslında korkulan şeyin ihtimali değil, ona verilen dikkat ve anlam büyür. Burada biraz yönü değiştirmek işe yarayabilir, çünkü bu düşünceyi tamamen yok etmeye çalıştıkça genelde daha çok akla gelir, onun yerine “evet böyle bir şey olabilir ama bu dünyanın sonu değil” gibi daha gerçekçi bir yerden yaklaşmak zihni biraz rahatlatır, çünkü en kötü senaryoyu büyüten şey genelde onun “katlanılamaz” olduğuna inanmak oluyor. Aynı zamanda sınav anında dikkatiniz o sessizliğe değil, soruya yönlenebilirse bu düşünce arka planda kalmaya başlar, bunun için de küçük bir teknik işe yarayabilir; dikkatiniz dağıldığını fark ettiğiniz an kendinize “şu an sadece bu sorudayım” deyip gözünüzü gerçekten sorunun içine vermek, yani düşünceyle mücadele etmek yerine odağı tekrar göreve getirmek. Bir de çok basit ama etkili bir şey var; sınavdan önce ağır yemek yememek, gaz yapabilecek şeylerden kaçınmak ve mümkünse tuvalet ihtiyacını gidermek gibi küçük önlemler almak, çünkü bedeniniz biraz daha rahat olduğunda zihniniz de o ihtimali daha az büyütür. Şunu da unutmamak önemli; böyle bir şey olsa bile insanların düşündüğünüz kadar odaklandığı bir durum olmaz, çünkü sınav anında herkes kendi kağıdına odaklanır ve sizin zihninizde büyüyen “rezil olma” senaryosu çoğu zaman dışarıda aynı şekilde yaşanmaz. Aslında burada çözüm, o düşüncenin gelmesini engellemek değil, geldiğinde onun peşinden gitmemeyi öğrenmekten geçiyor, çünkü siz düşünceyi büyütmedikçe bir süre sonra kendiliğinden etkisini kaybetmeye başlar. Klinik Psikolog Aslı Yolageldili