Emine Sena Uzun

Psk. Emine Sena Uzun

Ankara

Bağımlılık, Bilişsel Davranışçı Terapi, Online ve Yüz Yüze Terapi, Yetişkin, Ergen

4.5
(7 Yorum)

Uzman Hakkında

Psikoloji lisans eğitimimi İstanbul Aydın Üniversitesi’nde tamamladım. Lisans sürecinde Mimar Sinan Devlet Hastanesi ve Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi gibi kurumlarda klinik stajlar yaparak yetişkin ve ergen danışanlarla vaka gözlemleri gerçekleştirdim.

Mesleki çalışmalarımda ağırlıklı olarak Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) yaklaşımını temel almakla birlikte, duygu düzenleme, bağımlılık, kaygı bozuklukları, depresyon ve ilişki sorunları alanlarında çalışmaktayım.

Danışanlarımla terapi sürecinde; içgörü kazanmayı, düşünce-duygu-davranış döngüsünü fark etmeyi ve yaşam kalitesini artırmaya yönelik adımlar atmayı hedefliyorum.

Etik ilkelere bağlı, güven temelli bir terapi ilişkisinin psikolojik iyileşmede en güçlü etken olduğuna inanıyorum.

Online ve Yüz Yüze olarak danışan kabul etmekteyim.

Eğitim

  • İstanbul Aydın Üniversitesi - Lisans

Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)

  • Bilişsel Davranışçı Terapi
  • Nöropsikoloji
  • Uluslararası Psikoaktif Maddeler Kongresi
  • Kumar Bağımlılığı Eğitimi
  • Kısa Süreli Çözüm Odaklı Terapi

Uzmanlık Alanları

Depresyon
Yas
Obsesif Kompulsif Bozukluk
Anksiyete
Tükenmişlik
Yetişkin Psikolojisi
Ergen Psikolojisi
Değersizlik / Yetersizlik Hisleri
İletişim Problemleri
Stres
Erteleme Davranışı
Fobi
Bağımlılık
Mindfulness/ Farkındalık
Uyku Bozuklukları
Sınav Kaygısı
Kumar
İnternet Bağımlılığı
Oyun Bağımlılığı
Bağımlılıklar

Çalışma Ekolleri

  • Bilişsel Davranışçı Terapi

Cevaplar (28)

Merhaba sevgili danışan,Yazdıkların çok tanıdık ve gerçekten insanın içini acıtan bir deneyimi anlatıyor. Ortamda olmak ama orada hissedilmemek, görünmez kalmak, konuşmak isteyip donakalmak… Bunlar “ezik olmak” değil; utangaçlıkla karışmış yoğun bir kaygının seni geri çekmesi. Bunu en başta söylemek isterim. Burada olan şey şu oluyor olabilir. Bir ortama girdiğinde zihnin otomatik olarak şunu söylüyor :“Şimdi fark edilirsem rezil olabilirim. ”“Yanlış bir şey söylersem herkes bakar. ”“Zaten kimse beni merak etmiyor. ”Bu düşünceler bir anda geliyor ve sen fark etmeden bedenin geriliyor, sesin kısılıyor, bakışların kaçıyor. Sonra sen konuşmadıkça ortam da seni konuşturmuyor. Bu da zihninde şu sonucu doğuruyor:“Bak, yine fark edilmedim. Demek ki değersizim. ”Asıl önemli nokta şu: Bu döngü senin eğlenceli, konuşkan tarafını hiç temsil etmiyor. Sen eğlenceli olduğunu biliyorsun ama o an zihnin “kendin olma” izni vermiyor. Çünkü odağı karşıya değil, kendine çeviriyor. “Nasıl görünüyorum?”, “Şimdi ne düşünüyorlar?” soruları içinde kalıyorsun. Böyle olunca doğal akış duruyor. İnsanların “neden konuşmuyorsun?” demesi, senin fark edilmediğin anlamına gelmez. Aksine, orada olduğunun farkında olduklarını ama sana nasıl yaklaşacaklarını bilemediklerini gösterir. Sen kendini geri çekince, karşı taraf da çoğu zaman sınırı geçmek istemiyor. O ortamlarda amacın “fark edilmek” olmasın. Amacın sadece küçük bir temas kurmak olsun. Bir cümle, bir tepki, bir gülümseme… Büyük konuşmalar değil. Çünkü zihnin büyük hedeflerden korkar, küçük adımlara daha kolay izin verir. Sessiz kalman senin eksikliğin değil; o an kendini koruma biçimin. Ama bu korunma artık sana zarar veriyorsa, yavaş yavaş bırakılabilir. Bu aslında öğrenilmiş bir geri çekilme hali. Ve öğrenilen her şey gibi, başka bir şekilde öğrenilebilir. Sen görünmez değilsin. Sadece şu an kendine görünür olma iznini veremiyorsun. Bu izin, zamanla ve destekle güçlenebilir. Sevgilerimle.

Devamını Oku...

Merhaba sevgili danışan,Yazdıkların, “zayıfım” ya da “abartıyorum” diyen birini değil; çok çabuk alarma geçen bir zihin ve bedenle yaşamaya çalışan birini anlatıyor. Bu gerçekten yorucu bir hal ve bunu fark edip dile getirmen önemli bir adım. Şunu en başta ayıralım: Burada seni asıl zorlayan şey, başına gelen olaylar değil; o olayları zihninin “felaket gibi” yorumlaması. Beş dakika geç kalmak, bir şeyin hemen olmaması, normalde tolere edilebilecek durumlar. Ama senin zihnin o anlarda frene değil, gaza basıyor. “Bu kabul edilemez”, “Bu çok kötü”, “Buna dayanamam” gibi bir hızlanma oluyor. Beden de bu yoruma inanıyor ve panik hali başlıyor. Bu durum “hangisi bende var?” diye ayırman gereken bir mesele değil. Çünkü ister kaygı de, ister panik de; yaşadığın şey aynı döngüden besleniyor:Zihin tehlike var diyor → beden inanıyor → sen bu hissi durdurmaya çalışıyorsun → his daha da büyüyor. O anlarda aslında gerçek bir tehlike yok, ama beden bunu bilmiyor. Çünkü beden, düşüncelerimizin tonuna bakar. Senin düşüncelerin de çok sert, çok acil, çok kesin geliyor. “Hemen olmalı”, “Asla geç kalmamalıyım”, “Buna dayanamam” gibi cümleler, bedeni sürekli tetikte tutuyor. Burada önemli bir farkındalık var:Bu tepkiler, senin güçsüz olduğun için değil; kendine karşı çok katı olduğun için ortaya çıkıyor. Küçük bir gecikmeye, belirsizliğe ya da beklemeye zihnin hiç alan tanımıyor. Her şey ya tam olmalı ya da çok kötü olacak gibi hissediliyor. Bu döngüyü kırmak, hisleri bastırmakla olmaz. “Sakin ol” demek işe yaramaz, çünkü beden zaten ikna olmuş durumda. Asıl yapılması gereken, o anda zihnin söylediği cümleyi fark etmek. “Şu an zihnim bunu felaket gibi anlatıyor. ”“Bu zor bir his ama geçici. ”“Buna dayanabilirim. ”Başta bu cümleler çok gerçekçi gelmeyebilir. Ama amaç hemen rahatlamak değil; bedene ‘tehlike yok’ mesajını yavaş yavaş vermek. Her seferinde paniği durdurmaya çalışmak yerine, paniğin geçmesine izin vermek bu yüzden önemlidir. Kendini “neden böyleyim?” diye suçlamak yerine şunu düşünebilirsin:“Zihnim şu an beni korumaya çalışıyor ama bunu fazla abartıyor. ”Bu bakış açısı, seninle zihnin arasına küçük ama çok kıymetli bir mesafe koyar. Unutma, bu hal senin kimliğin değil. Bu, öğrenilmiş bir alarm sistemi ve öğrenildiği gibi yeniden öğrenilebilir. Sabırla, küçük adımlarla ve gerekirse destekle bu yoğunluk azalabilir. Sen dayanılmaz bir insan değilsin; şu an yaşadığın şey sadece çok yorucu. Ve bu yorgunluk hafifleyebilir. Sevgilerimle.

Devamını Oku...

Merhaba sevgili danışan, Yazdıkların bir “geriye düşüş” değil; daha çok acının tetiklendiği bir an gibi duruyor. Ayrılıklar bazen bitti sanılır ama aslında zihin ve beden henüz vedalaşamamıştır. Sen iyi hissettiğini sanarken, iyileşme sandığın şey biraz da uyuşma ve tutunma hâli olmuş olabilir. Günlük akışta idare ediyorken, küçücük bir çağrışım bir kelime, bir yer adı, birinin aniden gitmesi içindeki bastırılmış duygunun kapağını açmış. Şirince konuşulup gidilmesi bu yüzden seni bu kadar sarsmış; mesele Şirince değil, terk edilme hissinin yeniden canlanması. Şu an yaşadığın kriz, “ben iyileşmemişim” kanıtı değil. Tam tersine, iyileşme sürecinde duyguların artık kendini göstermeye başlaması. Zihin uzun süre “ayakta durmalıyım” modunda kalınca, duyguları kenara iter. Ama beden bunu sonsuza kadar taşıyamaz. O ağlama, kusma hâli; zayıflık değil, taşan bir yükün boşalması. İzmir’in sana dar gelmesi de şehirle ilgili değil. Orası senin için bir hayat vaadiydi; biriyle, bir gelecek hayaliyle geldiğin yerdi. Şimdi o hayal yok ama şehir duruyor. Bu da her köşeyi bir hatırlatıcıya çeviriyor. Yurttan çıkmaman, günlerin birbirini tekrar etmesi; bunlar tembellik ya da “hayatsızlık” değil. Bunlar yas tutan birinin donakalması. Oda arkadaşının söylediği söz, senin gerçeğini tanımlamıyor; sadece senin şu anki durma hâlini görüyor. “Ben kimim?” sorusu çok can yakıcı ama çok anlamlı bir soru. Çünkü sen uzun zamandır kendini, birinin yanındaki hâlinle tanımlamış olabilirsin. Şimdi o ilişki gidince, sanki sen de gitmişsin gibi hissediyorsun. Ama şu önemli: Ders çalışan, üreten, hayata karışan kişi “onun yanındaki sen” değildi; senin içindeki canlı taraftı. O taraf şu an kayıp değil, sadece çok yorgun ve kırgın. İlaçlar ve alkolle ayakta durmaya çalışman, aslında “dayanamıyorum” demenin bir yolu. Bu bir yardım çağrısı. Yalnız başına toparlamaya çalışmak seni daha çok sıkıştırıyor olabilir. Profesyonel destek, özellikle bu yoğun tetiklenmeler ve kimlik dağılması hissi varken, bir lüks değil; bir ihtiyaç. Bu, “ben yapamıyorum” demek değil; “tek başıma taşımak zorunda değilim” demek. Şu anki hâlin senin tamamın değil. Bir dönem, bir durak. Hayatın durdu gibi hissettiriyor ama aslında içten içe yeniden şekilleniyor. Sen varsın. Acı çektiğin için, özlediğin için, sorguladığın için varsın. Ve bu “ben kimim?” sorusu, zamanla “ben buyum ve buradan devam edebilirim” cümlesine dönüşebilir. Bu dönüşüm yavaş olur ama mümkündür.

Devamını Oku...

Merhaba sevgili danışan,Geçmişte yaşadığın panik atak deneyimi, zihninde “tehlike” kaydı bırakmış gibi görünüyor. Yıllar sonra bir gece benzer bir bedensel his yaşadığında, aslında olan şey şu: Beden kısa bir alarm verdi ama asıl alarmı büyüten, o andan sonra zihnin oldu. Atak gelmediği hâlde, “ya tekrar gelirse” düşüncesi günün içine yayıldı. Böylece panik artık anlık bir durum olmaktan çıkıp, sürekli tetikte olma hâline dönüştü. Şu an yaşadığın şey panik atak geçirmekten çok, panik yaşamaktan korkmak gibi duruyor. Zihin, “tehlike bir yerlerde olabilir” moduna geçtiğinde, en kıymetli bağa yönelir. Senin için bu bağ annen. Çünkü yalnızlık duygusu, işsiz kalman ve uzun süredir evden çıkmıyor olman, dünyayı daha dar ve daha kırılgan hissettirmiş. Zihin de bu dar alanda en büyük kayıp ihtimaline odaklanmış. Bu yüzden annenle ilgili düşünceler durmadan gelip seni sarsıyor. Bu düşünceler sevginin fazlalığından değil, güven ihtiyacının artmasından besleniyor. Burada önemli bir nokta var: Bu düşünceler gerçeği haber vermiyor, sadece seni korumaya çalışan ama işi biraz abartan bir zihnin sesi. Yani “annemi kaybedersem ne olur” diye düşünmen, bunun olacağı anlamına gelmiyor. Zihin, belirsizliği sevmez; kontrol edemediği şeyleri düşünerek kontrol etmeye çalışır. Ama bu kontrol etme çabası seni rahatlatmak yerine daha çok sıkıştırıyor. Uzun süredir evden çıkmamak ve işsiz olmak, günlerini daha sessiz ve yalnız hâle getirmiş. Böyle zamanlarda zihin kendi içine daha çok döner, bedeni daha çok dinler, düşünceleri daha ciddiye alır. En ufak bir kalp çarpıntısı, bir iç daralması bile “bir şey oluyor” diye yorumlanır. Oysa beden, senin sandığın kadar kırılgan değil; daha önce bunu yaşadın ve atlattın. Sen yeniden hasta olmuyorsun, eski korkun tetiklenmiş durumda. Bu korku zamanla büyümüş ama hâlâ korku. Gerçek değil, kehanet değil. Daha önce nasıl ki destekle ve sosyalleşmeyle toparlandıysan, şimdi de aynı yol işe yarayacaktır. Özellikle evden çıkmaya küçük küçük adımlarla geri dönmek, gün içinde bedeni hareketlendirmek ve zihni tek başına bırakmamak bu döngüyü yavaşlatır. Son olarak şunu söylemek istiyorum, şu an yaşadıkların seni “zayıf” yapmıyor, aksine uzun süredir yük taşıyan birinin artık dinlenmeye ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Bu hal geçici bir durak gibi düşünülebilir. Doğru destekle, tekrar genişleyen bir hayata doğru açılabilir. Zihin sakinleştiğinde, korkular da yerini gerçekliğe bırakır; sen de nefes aldığını yeniden daha net hissedersin.

Devamını Oku...