Psk. Betül Canbel
İzmir
Genç ve Yetişkin Danışmanlığı
Uzman Hakkında
Merhaba! Uşak Üniversitesinde Psikoloji lisans eğitimimi tamamladım. Mezuniyetimden bu yana ergen ve yetişkinlerle çalışıyor, bireylerin kendilerini keşfetmelerine ve yaşam kalitelerini artırmalarına yardımcı oluyorum.
Eğitim
- Uşak Üniversitesi - Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- EMDR Eğitimi
- Bilişsel Davranışçı Terapi Eğitimi
- Evlilik ve Çift Terapisi Eğitimi
- Minfulness Teknikleriyle Psikoterapi
- Oyun Terapisi
- Yetişkin Psikoterapisinde 12 Test
- Çocuk ve Ergenlerde Bilişsel Davranışçı Terapi
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- Bilişsel Davranışçı Terapi
- EMDR Tekniği
Cevaplar (671)
Merhaba sevgili danışan, Bu anlattığın duygu, “beğenilmemek” ya da “yalnız kalırım” korkusundan biraz daha derin bir yerde duruyor. Senin yaşadığın şey aslında “anlaşılmadan, seçilmeden, temas edilmeden yaşayıp gitme” korkusu. Bu korku, sanıldığı gibi zayıflıktan değil; duygusal kapasitesi yüksek, bağ kurabilen, iç dünyası zengin insanlarda daha sık ortaya çıkar. Bir metaforla başlayayım. Sen, çok güzel bir kitabın cildi gibisin. Herkes kapağına bakıp “ne kadar düzgün, ne kadar temiz, ne kadar iyi” diyor. Ama kimse kitabı açıp içindeki hikâyeyi okumuyor gibi hissediyorsun. Oysa senin derdin övülmek değil; okunmak. Sayfalarının birinin hayatına değmesi. Birinin “ben bu hikâyeyi istiyorum” demesi. İnsanların sana söyledikleri sözler: çalışkan, iyi niyetli, melek gibi, aslında senin güvenli, zarar vermeyen, düzenli bir yerde durduğunu gösteriyor. Bu özellikler toplumda çok takdir edilir. Ama romantik bağlanma dediğimiz şey sadece “iyi” olanla kurulmaz. Romantik bağ, duygusal temas, arzulanabilirlik, canlılık, karşılıklılık ister. Senin içindeki hüzün tam da buradan geliyor: “Ben iyi bir insan olarak görülüyorum ama bir erkeğin hayatında olmak isteyeceği bir kadın olarak seçilmiyorum” hissi. Toplumsal takdir ile romantik seçilme aynı şey değildir. Toplum “uyumlu, sorunsuz, güvenilir” olanı över. Romantik bağ ise bazen daha karmaşık sinyallerle kurulur. Bu, senin eksik olduğun anlamına gelmez; seni gören gözle henüz karşılaşmadığın anlamına gelir. Senin korkun “kimse beni istemez” değil aslında. Sen şunu söylüyorsun: “Ben böyleysem, sevme kapasitem, hassasiyetim, bağlanma isteğim varsa, bunun hayatta bir karşılığı olmalı. Yoksa neden var?”Bu çok insani bir soru. Cevabı da şu:Her duygu kapasitesi, mutlaka bir karşılık bulur. Ama zamanı ve zemini kontrol edemeyiz. Şunu da fark edelim: Senin “iyi kız” olarak görülmen, bazen seni duygusal olarak ulaşılması zor gösterebilir. Çok güçlü duran, her şeyi toparlayan, kimseye yük olmayan, hep anlayan kadın figürü; romantik ilişkilerde bazen “ihtiyacı yokmuş” gibi algılanır. Halbuki senin de sevilmeye, seçilmeye, tutulmaya ihtiyacın var. Ama bu ihtiyaç, sen onu görünür kılmadığında başkalarına geçmeyebilir. Bir başka metaforla anlatayım: Sen içi sıcacık bir ev gibisin ama ışıklar hep kısık. Dışarıdan bakanlar “ne düzenli, ne sakin” diyor ama içerideki sıcaklığı, kırılganlığı, bağlanma isteğini göremiyorlar. Çünkü sen belki de uzun zamandır güçlü olmayı, sorun çıkarmamayı, “yük olmamayı” öğrendin. Bu noktada şunu ayırt etmek çok önemli:Seçilmemek = değersizlik değildir. Seçilmemek çoğu zaman uyumlanamamak, zamanlama, karşı tarafın kapasitesi ile ilgilidir. Romantik ilişkilerde seçilmek, sadece senin özelliklerine değil; karşı tarafın bağlanma stiline, korkularına, hazır oluşuna da bağlıdır. Bağlanma kapasitesi düşük biri, senin hassasiyetini “derinlik” olarak değil, “fazlalık” gibi algılayabilir. Bu senin fazlalığın değil, onun kapasite sınırıdır. Senin “görülmeden yaşayıp gitme” korkun aslında bir varoluş korkusu. “Benim içimdeki bu dünya birine değmeden mi kalacak?” sorusu. Bu soru genelde, duygularını uzun süre bastırmış, hep işlevsel olmuş, kendini geri plana atmış insanlarda yükselir. Burada küçük ama güçlü bir farkındalık bırakmak istiyorum: Romantik olarak seçilmek, çoğu zaman “daha fazla vermekle” değil, daha görünür olmakla olur. Görünür olmak ise sadece iyi yanlarını değil;İhtiyacınıKırılganlığınıBeklentini“Ben de seçilmek istiyorum” demeyiiçerir. Eğer içten içe “beni seçsin ama ben bunu belli etmeyeyim” gibi bir yerde duruyorsan, bu da seni görünmez kılabilir. Çünkü bağ, iki tarafın da risk almasıyla kurulur. Şunu da söyleyeyim: Tek bir erkeğin seni fark etmesini istemen çok anlaşılır. Bu bir eksiklik değil, seçici bir bağlanma isteği. Herkes tarafından arzulanmak değil, biri tarafından gerçekten görülmek istiyorsun. Bu çok kıymetli bir yer. Ama bu korku şiddetlendiğinde, “ya kimse olmazsa”, “ya ben böyle kalırsam” gibi düşünceler hayatını daraltıyorsa, burada bu duygunun köklerine bakmak gerekir. Genelde bu kökler:Çocuklukta yeterince görülmemiş olmakDuygularını bastırarak sevilmiş olmak“İyi olursam değerliyim” inancıile bağlantılıdır. Bu yüzden, bu konuyu bir psikologla çalışmak; bağlanma örüntülerini, romantik seçimlerini, kendini ilişkilerde nasıl konumlandırdığını fark etmeni çok güçlendirir. Özellikle şema terapi ve bağlanma temelli çalışmalar burada çok etkilidir. Eğer bu hüzün zaman zaman çökkünlük, umutsuzluk, “hayat böyle mi geçecek” düşüncelerine kayıyorsa, bir psikiyatri değerlendirmesi de destekleyici olabilir. Bu, “bir sorun var” demek değil; yükü tek başına taşımamak demektir. Kimsenin görmediği bir duygu, boşa var olmaz. Bir kalp, dokunulmadan yaratılmaz. Senin içindeki bu sevme kapasitesi, bir gün mutlaka karşılık bulabileceği bir yere denk gelir. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru veya aklına takılanları sorabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle. Sevgiler, Psikolog Betül Canbel
Merhaba sevgili danışan, Anlattığın tablo duygusal olarak çok yorucu bir “arada kalmışlık” hâlini gösteriyor. Sanki iki yakası olan bir nehirde yüzüyorsun; bir kıyıda onunla bağın, alışkanlıklar, duygular var; diğer kıyıda ise belirsizlik, kafa karışıklığı ve güvensizlik. Ne tam karşıya geçebiliyorsun ne de geldiğin kıyıya rahatça dönebiliyorsun. İşte bu durum insanın iç dengesini ciddi biçimde sarsar. Çünkü ruh sağlığı için en temel ihtiyaçlardan biri netliktir. Netlik olmadığında zihin boşlukları kendi senaryolarıyla doldurur ve kaygı hızla artar. Psikolojik açıdan baktığımızda, bu ilişkide karşı tarafın davranışları “yakın ve uzak salınımı” dediğimiz bir örüntüyü çağrıştırıyor. Yani seni tamamen bırakmıyor; kıskanıyor, kontrol ediyor, merak ediyor, seninle temas kuruyor. Ama aynı zamanda sorumluluk alıp “ben bu ilişkinin içindeyim” de demiyor. Bu, bir kapıyı kapatmadan odadan çıkmaya benzer: İçeriye sürekli cereyan girer, sen de üşürsün. O ise ister girer ister çıkar. Bu tarz ilişkilerde çoğu zaman biri belirsizliğin konforunu, diğeri ise netliğin ihtiyacını yaşar. Ve maalesef bu iki ihtiyaç aynı anda karşılanamaz. Kıskançlık meselesine de değinmek önemli. Kıskançlık tek başına “seviyorum” anlamına gelmez. Kimi zaman kıskançlık, karşı tarafı kaybetme korkusundan değil, kontrol ihtiyacından beslenir. Senin kimle konuştuğunu, nereye oturduğunu, kimle yakın olduğunu düzenlemeye çalışması; ama aynı anda ilişki istememesi, burada bir duygusal çelişkiye işaret eder. Bu çelişki onun iç dünyasına aittir, senin çözmen gereken bir problem değildir. Ancak sen bu çelişkinin ortasında kaldıkça, kendi sınırların silikleşmeye başlar. Burada kendine sorman gereken kritik bir soru var: “Bu ilişkide ben özne miyim, yoksa nesne mi?” Yani senin ihtiyaçların, duyguların, sınırların gerçekten görülüyor mu? Yoksa sadece onun kafası karıştığında dönüp baktığı bir “güven alanı” mısın? Sağlıklı bir ilişkide iki kişi de birbirinin hayatında bilinçli bir seçimdir. Belirsizlik ise genellikle seçilmemiş olmanın yarattığı sessiz bir acıdır. Metaforla anlatacak olursak: Bu ilişki, pusulası olmayan bir gemiye benziyor. Rüzgâr bazen sana doğru esiyor, bazen senden uzaklaştırıyor. Ama kaptan “Nereye gidiyoruz?” sorusuna cevap vermiyor. Sen ise geminin güvertesinde ayakta durmaya çalışıyorsun. Bir süre sonra deniz tutması başlaması çok normal. Mide bulantısı, huzursuzluk, sürekli düşünme, kıyaslama, kendini sorgulama… Bunların hepsi duygusal stresin bedensel yansımalarıdır. Aynı sınıfta olmak, sık temas etmek, ayrılığı gerçekten yaşayamamış olmak bağın kopmasını zorlaştırır. Beyin, “bitti” bilgisini alamaz. Bu nedenle duygu düzenleme sistemi sürekli alarmda kalır. Bir gün yakın, bir gün uzak davranışlar beynin ödül ve ceza mekanizmasını karıştırır. Bu da bağımlılık benzeri bir bağlanma yaratabilir. Yani onu istemen her zaman “çok seviyorum” anlamına gelmeyebilir; bazen bu, alışkanlığın ve belirsizliğin yarattığı dopamin döngüsüdür. Peki ne yapabilirsin?Ílk adım, onun ne istediğini çözmeye çalışmaktan vazgeçip senin ne istediğine odaklanman. Sen net bir ilişki mi istiyorsun? Yoksa bu belirsizlikle uzun süre yaşayabilir misin? İkinci adım, sınır koymak. Ayrıysanız, kıskançlık davranışlarını normalleştirmemek. “İlişki istemiyorsan, beni kontrol etme hakkın da yok” diyebilmek. Bu bir rest değil; bu, kendine saygının ifadesidir. Üçüncü adım, duygularını bastırmadan ama davranışlarını bilinçle seçmek. Kıskandığında kendini suçlama; ama bu kıskançlık üzerinden hayatını da şekillendirme. Unutma: Sağlıklı ilişki, insanı küçülten değil genişleten bir alandır. Kendini daha az güvende, daha az değerli, daha fazla kaygılı hissediyorsan; orada durup düşünmek gerekir. Sen “ne onunla ne onsuz” hâlinde takılı kalmak zorunda değilsin. Bu bir kader değil, bir süreçtir ve süreçler değiştirilebilir. Son olarak şunu eklemek isterim: Eğer bu belirsizlik, mide bulantısı, yoğun kaygı, düşüncelerden kopamama ve duygusal dalgalanmalar günlük işlevselliğini etkilemeye başladıysa; bir psikologla bu bağlanma ve sınır meselelerini çalışmak çok faydalı olur. Kaygı belirtileri yoğunlaşıyorsa ve bedensel belirtiler artıyorsa bir psikiyatrist değerlendirmesi de destekleyici olabilir. Yardım almak zayıflık değil; pusulan bozulduğunda bir uzmandan yön sormaktır. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru veya aklına takılanları sorabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle 🌸 Sevgiler, Psikolog Betül Canbel
Merhaba sevgili danışan, Yazdıkların bir ilişkinin değil, bir insanın hayat çizgisinin ortasından kırıldığı bir anı anlatıyor. Sen aslında sadece sevdiğin kadını seçmedin; aynı anda aileni, alıştığın düzeni, köklerini ve “ait olma” duygunu da arkanda bırakmak zorunda kaldın. Bu yüzden yaşadıkların yalnızca bir aile-aeş çatışması değil, bir duygusal kopuş ve yas süreci. Bunu bir metaforla anlatayım: Sen yıllarca bir ağacın gölgesinde büyümüşsün. O ağaç bir gün seni ya sevdiğin insanla ya da kendisiyle yaşamaya zorlamış. Sen kendi dallarını seçmişsin ama köklerinden koparak. İşte bugün hissettiğin boşluk, yalnızlık ya da içte kalan sızı; sevdiğin ağacı seçmenin bedeli değil, köklerinden kopmanın doğal sonucu. Bütüncül baktığımızda burada üç ayrı düzey aynı anda çalışıyor: Duygusal, ilişkisel ve travmatik düzey. Duygusal düzeyde büyük bir reddedilme var. Anne ve babanın “ya biz ya onlar” demesi, bir yetişkin için bile ağır bir yükken; bunu sevdiğin insanın gözleri önünde yaşamak insanın iç dünyasında derin bir yarık açar. Çünkü ebeveyn reddi, sadece “onaylanmamak” değildir; bilinçdışında “artık sevilmeye layık değilim” duygusunu tetikler. Bu duygu çoğu zaman bastırılır ama tamamen kaybolmaz. Senin anlattıklarında da bu bastırılmış acının sessizliği var. İlişkisel düzeyde ise sınır ihlali çok belirgin. Ailen, senin yetişkinliğini ve seçme hakkını tanımak yerine seni bir “itaat nesnesi” olarak görmüş. Hakaret, küfür, evden kovma gibi davranışlar; bir ebeveynin duygusal otoritesini kaybettiğinde başvurduğu yıkıcı savunmalardır. Burada sorun senin seçimin değil; ailenin kendi kontrol kaybıyla baş edememesi. Travmatik düzeyde ise bu olay tek seferlik bir kavga değil. Nişan günü yaşananlar, ardından dışlanma, düğüne kimsenin gelmemesi ve hatta çocuğun doğumuna bile sessizlik… Bunların hepsi tekrarlayan bağ kopuşlarıdır. Travma dediğimiz şey sadece şiddet değildir; bazen sevgi beklediğin yerden defalarca boşlukla karşılaşmaktır. Aileyle yaşanan bu tür kopuşlar, kişide sıklıkla ikili bir iç çatışma yaratır. Bir yanda “Ben doğru olanı yaptım” diyen yetişkin taraf, diğer yanda “Ama ailem beni tamamen sildi” diyen çocuk taraf. Bu iki taraf uzun süre barışamazsa kişi dışarıdan güçlü görünse bile içerde sürekli tetikte yaşar. Özellikle baba olduktan sonra bu çatışma daha da derinleşebilir. Çünkü kendi çocuğuna baktığında bilinçdışında şu soru belirir: “Ben çocuğumu asla terk etmezken, onlar beni nasıl terk edebildi?” Bu soru çok acıtır ve çoğu zaman kelimelere dökülmez. Şunu da net söylemek isterim: Ailenin yıllar sonra bile çocuğuna karşı sessiz kalması, senin değersizliğini değil; onların duygusal esnekliklerinin ne kadar sınırlı olduğunu gösterir. Bazı aileler hatalarını telafi etmek yerine, hatayı yok saymayı seçer. Bu bir olgunluk eksikliğidir, senin yetersizliğin değil. Burada seni zorlayan bir başka nokta da şu olabilir: İçten içe hâlâ bir gün “fark edilir miyim, pişman olurlar mı?” beklentisi. Bu çok insani. Çünkü insan doğası gereği kökleriyle barışmak ister. Ama bazen kabul etmemiz gereken acı bir gerçek vardır: Bazı aileler değişmez, bazı kapılar çalınsa da açılmaz. Bu gerçeği kabul etmek, vazgeçmek değil; kendini korumaktır. Peki sen bu noktada ne yapabilirsin?İlk olarak şunu ayırmak çok önemli: Ailenin sana yaptıkları ile senin hayatının değeri aynı şey değil. Sen bugün eşinle bir yuva kurmuş, baba olmuş, zor şartlarda ayakta kalmış birisin. Bu, güçlü bir karakterin göstergesi. Kendine bunu hatırlatman gerekiyor. Çünkü uzun süre dışlanan bireyler fark etmeden kendilerini içten içe cezalandırmaya başlayabilir. İkinci olarak, duygusal sınırlarını netleştirmen gerekiyor. Ailen geri dönse bile, ya da dönmese bile, senin artık yetişkin bir birey olarak şu cümleyi iç dünyanda kurman önemli: "Beni inciten davranışlara maruz kalmak zorunda değilim. ” Bu cümle suçlulukla değil, sakinlikle söylendiğinde iyileştiricidir. Üçüncü olarak, bastırılmış yas duygunu tanımak gerekiyor. Sen sadece aileni değil, olmasını hayal ettiğin aileyi de kaybettin. Bu yas tutulmadan kapanmaz. Erkekler çoğu zaman bu yası “güçlü durma” adı altında içlerine gömer. Ama yas tutulmadığında öfke, donukluk ya da içe kapanma olarak geri döner. Bu süreçte bir psikolog desteği, yaşadığın aile travmasını anlamlandırman ve kendini suçlamadan bu hikâyeyi yerine oturtman için çok kıymetli olabilir. Eğer zaman zaman yoğun öfke, çökkünlük, uykusuzluk ya da duygusal uyuşma yaşıyorsan; bir psikiyatri değerlendirmesi de destekleyici bir adım olabilir. Bu bir zayıflık değil, uzun süredir taşınan yükü paylaşma cesaretidir. Unutma: Sen bir tercihle yalnız kalmadın. Sen bir tercihle kendin oldun. Bazen iyileşme, geri dönmeyenlerin ardından kapıyı kapatmak değil; kendi evinin ışığını yakmaktır. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru veya aklına takılanları sorabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle 🌸 Sevgiler,Psikolog Betül Canbel
Merhaba sevgili danışan, Yazdıkların bir “neden böyleyim?” sorusundan çok daha fazlasını anlatıyor. Sen şu an hayatının ortasında durmuş, pusulası bozulmuş bir gemi gibisin. Rüzgâr var, dalga var, hatta motor çalışıyor; ama yön net değil. O yüzden her yönde biraz ilerliyor gibi hissediyor, ama hiçbir yere varamıyorsun. “Her durumda kendimi iyi hissedemiyorum” cümlen tam olarak bunu anlatıyor. Bu hal tembellik, kararsızlık ya da zayıflık değil; uzun süredir taşınan bir duygusal yükün doğal sonucu. Senin yaşadığın durum sadece bir ilişki problemi değil. Aynı anda zihinsel, duygusal ve bedensel düzeyde çalışan bir sıkışmışlık var. Zihnin sürekli analiz ediyor: “Devam etsem mi, bitirsem mi, düzelir mi, düzelmez mi?” Kalbin hâlâ bağlanmış ama incinmiş. Bedenin ise bu belirsizliği daha fazla taşıyamadığı için mide bulantısı, huzursuzluk, iç sıkıntısı gibi sinyaller veriyor. Yani aslında bedenin, zihninin ve kalbin aynı şeyi söylüyor: “Artık bu yük çok ağır. ”İnsan zihni belirsizliği, acıdan bile daha zor tolere eder. Çünkü acının bir adı, bir sebebi vardır; belirsizlikte ise sürekli tetikte olmak gerekir. Senin ilişkin tam olarak böyle bir yerde duruyor. Bir yanda geçmişte yaşananlar nedeniyle zedelenmiş bir güven, diğer yanda “şu an çabalıyor” düşüncesiyle tamamen kopamayan bir bağ var. Bu ikisi aynı anda var olduğunda zihin sürekli alarmda kalır. İşte bu yüzden ne onunla tam rahatlayabiliyor ne de onsuz iyileşebiliyorsun. Bu durum psikolojide sıkça gördüğümüz savaş ve kaç çatışmasına çok benzer: Yaklaştığında canın yanıyor, uzaklaştığında boşluğa düşüyorsun. Burada kendine haksızlık ettiğin bir nokta var. “Hayatımda başka uğraşlarım var, kendime vakit ayırıyorum ama yine de iyi hissetmiyorum” diyorsun. Çünkü biz çoğu zaman iyi hissetmeyi “hayatı doldurmak” sanıyoruz. Oysa senin iç dünyan şu anda temeli çatlamış bir bina gibi. Dışarıdan bakınca katlar duruyor, hayat akıyor; ama temelde güven yok. Temel güçlendirilmeden üst kata yeni eşyalar koymak binayı sağlamlaştırmaz. Senin sorunun hayatının boş olması değil, duygusal zemininin güvensiz olması. Metaforla anlatırsam: Bu ilişki sanki ayağında iyileşmemiş bir kırık varken koşmaya çalışmak gibi. Koşabiliyorsun belki, ama her adımda canın yanıyor. “Biraz daha dayanayım, belki alışırım” diyorsun; fakat bedenin sana “dur” diyor. İşte mide bulantısı, kuşku, iç sıkıntısı tam olarak bu “dur” sinyalleri. Bunlar seni zayıf değil, kendini korumaya çalışan biri yapar. Şunu da netleştirelim: Onun şu an çabalıyor olması, geçmişte yaşananların sende bıraktığı izi otomatik olarak silmez. Güven bir anahtar gibi değildir; bir kez çevirdin mi kapı açılmaz. Güven daha çok yeniden inşa edilen bir köprü gibidir. Zaman, tutarlılık ve senin içinin gerçekten rahatlaması gerekir. Eğer senin içinde hâlâ “Acaba?” sorusu yüksek sesle konuşuyorsa, bu köprü henüz tamamlanmamış demektir. Şu noktada yapman gereken şey “kalayım mı, gideyim mi?” sorusuna cevap aramak değil. Bu soru seni daha da kilitler. Bunun yerine şu soruya odaklanman daha sağlıklı olur: “Ben şu an kendimle temas halinde miyim, yoksa sadece kaybetme korkusuyla mı buradayım?” Bu soru seni ilişkiden çok kendine yaklaştırır. Çünkü sen şu an en çok kendinle bağını kaybetmiş gibisin. Eskiden hedefleri, idealleri olan sen; şimdi sürekli tetikte yaşayan bir versiyonuna dönüşmüş. Bu bir kişilik değişimi değil, uzun süreli stresin yarattığı geçici bir hal. Bütüncül yaklaşımda bedenle de çalışmak gerekir. Kaygı sadece düşüncede olmaz; bedende tutulur. O yüzden sadece “pozitif düşünmeye” çalışmak yetmez. Nefesine, uyku düzenine, bedensel gevşemeye dikkat etmek; hatta bu belirtileri “geçmesi gereken şeyler” olarak değil, anlamı olan mesajlar olarak görmek çok önemlidir. Bedenin sana şunu söylüyor olabilir: “Bir şeyleri zorla taşımaya çalışıyorsun. ”Son olarak şunu bilmeni isterim: Sen bozuk değilsin, eksik değilsin. Sen sadece uzun süredir kendinle çelişen bir yerde kalmışsın. Bu çelişki çözülmeden “iyi hissetme” gelmez. Önce içindeki düğümün nereden bağlandığını görmek gerekir. Bu da çoğu zaman tek başına yapılması zor bir süreçtir. Bu noktada bir psikolog desteği, senin ilişkiyi değil, kendini yeniden anlaman için çok kıymetli olur. Ne hissettiğini, neden bu kadar sıkıştığını, korkularınla bağlanma ihtiyacının nasıl iç içe geçtiğini güvenli bir alanda açabilirsin. Eğer kaygı, mide bulantısı, huzursuzluk günlük yaşamını ciddi şekilde zorlamaya başladıysa; bir psikiyatri değerlendirmesi de destekleyici olabilir. Bu, “dayanamadım” değil; tam tersine, kendime iyi bakıyorum demektir. Unutma: İyi hissetmek bazen ileri gitmekle değil, bir süre durup haritaya bakmakla başlar. Sen de tam olarak bu durma noktasındasın. Buradan sonra yönünü bulman mümkün. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru veya aklına takılanları sorabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle 🌸 Sevgiler, Psikolog Betül Canbel