Psk. Betül Canbel
İzmir
Genç ve Yetişkin Danışmanlığı
Uzman Hakkında
Merhaba! Uşak Üniversitesinde Psikoloji lisans eğitimimi tamamladım. Mezuniyetimden bu yana ergen ve yetişkinlerle çalışıyor, bireylerin kendilerini keşfetmelerine ve yaşam kalitelerini artırmalarına yardımcı oluyorum.
Eğitim
- Uşak Üniversitesi - Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- EMDR Eğitimi
- Bilişsel Davranışçı Terapi Eğitimi
- Evlilik ve Çift Terapisi Eğitimi
- Minfulness Teknikleriyle Psikoterapi
- Oyun Terapisi
- Yetişkin Psikoterapisinde 12 Test
- Çocuk ve Ergenlerde Bilişsel Davranışçı Terapi
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- Bilişsel Davranışçı Terapi
- EMDR Tekniği
Cevaplar (647)
Merhaba sevgili danışan,Bunu yaşayan çok kişi var ama az kişi bu kadar net ve dürüst anlatabiliyor. O yüzden önce şunu söyleyeyim: sen “abartan”, “şımarık”, “çok şey isteyen” biri değilsin. Yaşadığın şey, evlilikten sonra duygusal temasın kesilmesiyle gelen çok gerçek bir yas ve hayal kırıklığı. Eşin evlenmeden önce sevgi dolu, temas eden, senin sınırlarına duyarlı biriymiş. Bu önemli. Çünkü bu şu anlama geliyor: Bunu yapabilen biri. Yani kapasitesi var. Ama kapasite ile süreklilik aynı şey değil. Evlilikten önce birçok insan daha “uyumlu”, daha “idare eden”, daha “karşı tarafı kaybetmemek için kendini tutan” bir yerde olur. Buna kötü niyet demiyoruz; çoğu zaman farkında bile olmadan olur. Evlenince ise şu bilinç devreye girer:“Artık garanti. Artık uğraşmak zorunda değilim. ”Bu noktada bazı insanlar gevşer, bazıları da kontrol alanlarını genişletir. Eşinin davranışları, “seni sevmediğinden” değil, evlilikle birlikte konfor alanına geçmesinden kaynaklanıyor olabilir. Ama bu, senin canının yanmasını geçersiz kılmaz. Bahsettiğin “ailesine gittiğimizde beni bırakıp erkeklerle oturmak” meselesi küçük gibi görünse de çok sembolik bir konu. Çünkü burada mesele sadece oturma düzeni değil:Seninle “birlik” olmaSeni kendi ailesinin içinde “yalnız bırakmama”“Ben senin yanındayım” hissini vermeSen bunu istemediğinde, eşin bunu “sorun” olarak görmüş. Sen, üzülmene rağmen uyum sağlamışsın. İşte burada denge bozulmuş. Çünkü sen geri adım atmışsın ama karşılığında yakınlık, şefkat, güven gelmemiş. Tam tersine, soğukluk gelmiş. Bu çok önemli bir sinyal. Sana sarılmaması, temas istememesi, ittirerek uyuması, güzel sözlerin bitmesi, ağlamana duyarsız kalması… Bunlar “küçük evlilik sorunları” değil. Bunlar duygusal ihmal göstergeleri olabilir. Duygusal ihmal şudur: Yanındayım ama senin duygularınla temas etmiyorum. ” Bu, insanı fiziksel şiddetten bile bazen daha çok yaralar. Çünkü insan kendi kendine şunu sormaya başlar:“Ben mi iticiyim?”“Beni mi sevmiyor?”“Yanlış bir şey mi yaptım?”Bu soruların hiçbiri senin suçun değil. Ağlamana duyarsız kalması neden bu kadar acıtıyor?Çünkü ağlamak, bir ilişkide son savunma hattıdır. İnsan ağladığında şunu der: “Artık tek başıma baş edemiyorum, lütfen beni gör. ”Eşinin buna kayıtsız kalması sende şu duyguyu yaratmış: “Benim acım onun için bir şey ifade etmiyor. ”Bu noktada senin içinde sevgi değil, kırgınlık ve uzaklaşma birikmeye başlar. Bu birikim çok tehlikelidir, çünkü bir süre sonra ağlamak bile gelmez. İçten içe kapanırsın. “Eşim nasıl düzelir?” sorusunun gerçek cevabı. Burada dürüst olmam gerekiyor: Eşin sen sustukça, uyum sağladıkça, idare ettikçe düzelmez. Çünkü şu an onun zihninde şu denklem var: "Ben böyle davransam da evlilik devam ediyor. ”Düzelme ancak şu olduğunda başlar:Sen duygunu ağlayarak değil, netlikle ifade ettiğinde“Beni ittirmen beni incitiyor” dediğinde“Ben sevgisiz bir evlilikte kalamam” diyebildiğindeOnun davranışlarının bir sonucu olduğunu gördüğündeBu tehdit etmek değildir. Bu sınır koymaktır. Şu an sen şunu yapıyorsun: "Ben değişirsem, o eski haline döner. ” Bu düşünce çok yorucu ve genelde sonuç vermez. Çünkü ilişkide tek taraflı fedakârlık, zamanla sevgiyi değil öfkeyi büyütür. Eşinin değişmesi için:Önce sorunu kabul etmesi“Seni ihmal ediyorum” diyebilmesiYakınlık kurma konusunda sorumluluk alması gerekir. Bunlar senin tek başına yapabileceğin şeyler değil. Şu anda sen ne yapabilirsin?Ağlayarak anlatmayı bırakabilirsin. Duygunu kısa, net ve sakin cümlelerle ifade edebilirsin. Örneğin: “Bu evlilikte kendimi yalnız hissediyorum. ”“Bana temas etmediğinde değersiz hissediyorum. ”Davranışa odaklanabilirsin, kişiliğe değil. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru olursa bizlere yeni bir soru oluşturarak iletebilirsin. Aklına takılanları yorumlarda yazabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle. Sevgiler,Psikolog Betül Canbel
Merhaba sevgili danışan,Anlattıkların çok anlaşılır ve aslında düşündüğünden çok daha “insani”. Unutamadığını söylediğin şey sadece bir kişi değil; onun sende uyandırdığı duygu, ihtimal, bağ ve “iyi gelme” hâli. İnsan bazen bir ilişkiyi değil, o ilişki içindeyken hissettiği kendini özler. Özellikle sanal ilişkilerde bu daha da yoğun yaşanır; çünkü gerçekliğin boşluklarını zihin doldurur ve bağ, çoğu zaman gerçekte olduğundan daha güçlü hissedilir. Bu ilişki sana hem iyi gelmiş hem de kaygılandırmış. Bu ikili yapı çok önemli bir ipucu. Bir yandan konuşmalar rahatlatıcı, anlaşılmış hissettiren bir alan yaratmış; diğer yandan “sonumuz ne olacak?” sorusu seni sürekli tetikte tutmuş. Yani bu bağ, güven veren bir yer değil; belirsizlik üreten bir yer olmuş. Buna rağmen kopmak zor gelmiş çünkü belirsizlik bile bazen yalnızlıktan daha tanıdık gelir. İnsan bildiği acıya, bilmediği boşluktan daha kolay katlanır. Engellemiş olmanız ve üç aydır konuşmuyor olmanız, zihinsel olarak bir kopuş gibi görünse de duygusal olarak bağ hâlâ çalışıyor. Stalklama davranışı bunun en net göstergesi. Stalklamak çoğu zaman “onu istiyorum”dan çok “kontrol etme ihtiyacı”dır. Çünkü bağ kopunca zihin şu soruyla baş başa kalır: “Benim için artık ne ifade ediyorum?” Onu izlemek, bu sorunun yarattığı boşluğu kısa süreliğine bastırır. Ama her baktığında yara yeniden kanar. Başkalarıyla konuşurken “görüldü” gibi küçük bir tetikleyiciye bile aşırı öfke hissetmen de bu yüzden. Aslında kızdığın şey karşı taraf değil; geçmişte yaşadığın değersizlik ve bekletilme hissinin yeniden canlanması. Zihin, “Bir daha aynı şey olmasın” diye seni korumaya çalışıyor ama bunu sert ve keskin bir savunmayla yapıyor: kestirip atmak. Bu bir bozukluk değil, savunma mekanizması. Şu anda iki parçan çatışıyor gibi: Bir yanın bağ kurmak, konuşmak, yeniden yakınlık hissetmek istiyor. Diğer yanın “Hazır değilim, hâlâ onu taşıyorum” diyor. Bu çatışma çözülmeden yeni bir ilişki sağlıklı ilerlemez. Ama bu, kimseyle konuşmaman gerektiği anlamına da gelmez. Buradaki mesele şu: Yeni biriyle konuşmayı, eski yarayı kapatmak için mi yapıyorsun, yoksa gerçekten merak ve temas isteğinden mi? Eğer ilk sebeptense, her “görüldü”, her gecikme eski ilişkiyi sana tekrar yaşatır. Unutmak zorunda değilsin. Toplumda “unutmak” çok abartılan bir hedef. Asıl hedef, hatırladığında canının bu kadar yanmaması. Bunun için de bazı net adımlar gerekiyor:Stalklamayı bırakmak. Bu zor ama çok kritik. Kendine “Bir bakayım ne yapıyor” dediğinde aslında kendine şunu yapıyorsun: iyileşmeye çalışan yarayı her gün kaşıyorsun. İyileşme kaşımayla olmaz. İstersen bunu kademeli yap; önce bakma sıklığını azalt, sonra tamamen bırak. Ama şunu bil: stalkladıkça geçmeyecek. Bu ilişkiye bir “anlamlandırma” getirmen gerekiyor. “Toksikti ama iyiydi” cümlesi zihni kilitler. Bunun yerine şunu netleştir: Bu ilişki bana neyi gösterdi? Muhtemelen görülme ihtiyacını, bağlanma kapasiteni ve aynı zamanda belirsizliğe ne kadar tahammül ettiğini. Bu bir başarısızlık değil; bir öğrenme alanı. Yeni insanlarla iletişimi ya hep ya hiç gibi görmemek. “Hazır değilim” demek, kendini eve kapatmak demek değil. Daha yavaş, daha sınırlı, daha beklentisiz temaslar mümkün. Ama sınırın şu olmalı: biri sende kaygı üretmeye başladığında, bunu görmezden gelmemek. Eskiden yaptığın gibi “bir umut” diye beklememek. Sağlıklı iletişim bu devirde yok değil ama sağlıksız olan daha görünür. Sen şu an iyileşme sürecindesin ve bu süreçte seçiciliğin artması çok normal. Kendine kızmak yerine şunu sor: “Ben şu an neye hazır değilim?” Cevap çoğu zaman kişide değil, içindeki yaralı yerde olur. Unutamadığını düşündüğün şey zamanla silinmeyecek belki ama dönüşecek. Bir gün biri “görüldü” attığında değil, gerçekten yanında olduğunda sakin kalabildiğini fark edeceksin. Orası iyileşmenin başladığı yerdir. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru olursa bizlere yeni bir soru oluşturarak iletebilirsin. Aklına takılanları yorumlarda yazabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle. Sevgiler,Psikolog Betül Canbel
Merhaba sevgili danışan,Siz “kötü bir baba” ya da “yetersiz bir eş” değilsiniz; uzun yıllardır çözülmeden biriken, kuşaktan kuşağa taşınan duygusal yüklerin ortasında kalmış birisiniz. Ve bu durum insanı gerçekten çaresiz, tükenmiş ve yönsüz hissettirebilir. Şu an yaşadığınız şey bir anda oluşmuş bir aile sorunu değil; yıllar içinde üst üste eklenen kırgınlıkların, güven sarsılmalarının ve konuşulamayan duyguların sonucu. Evliliğinizin ilk yıllarında eşinizle aileniz arasında yaşanan tatsızlıklar çok kritik bir başlangıç noktası. Çünkü evliliğin erken döneminde “kime aitim, kim beni korur” soruları zihinsel olarak netleşmezse, eş kendini dışlanmış, yalnız ve savunmasız hisseder. Anneniz ve babanızın size ve eşinize yeterince sahip çıkmadığını söylemeniz, eşiniz açısından şu mesajı güçlendirmiş olabilir: “Bu ailede ben güvende değilim. ” Duygusal yapısı hassas olan biri için bu his çok derin izler bırakır. O günden sonra eşiniz, hem sizin ailenize hem de hayata karşı daha kırılgan ve temkinli bir yerde durmuş olabilir. Eşinizin en güvendiği kişi olan abinize yaşadığı dolandırılma ise ikinci büyük travma gibi duruyor. Çünkü burada sadece maddi bir kayıp değil, duygusal bir yıkım var. “Güvendiğim insanlar beni korur” inancı sarsıldığında, kişi ya tamamen içine kapanır ya da sürekli tetikte, savunmada yaşar. Eşinizin duygusal hassasiyetiyle bu olay birleştiğinde, hayata karşı güvensiz, kaygılı ve kontrolü kaybetmiş hissetmesi çok olası. Bu ruh hâli, ister istemez ebeveynliğe de yansır. Çocuklarınızın yaşadığı zorluklara baktığımızda, bunun bireysel sorunlardan çok aile içi duygusal iklimle bağlantılı olduğunu görüyoruz. Kızınızın takıntılı olması, temel günlük becerileri tek başına yapamaması, genellikle aşırı kaygı ve bağımlı bağlanma ile ilişkilidir. Çocuk, dünyayı güvenli bir yer olarak algılayamazsa, kendi başına hareket etmek korkutucu hâle gelir. Oğlunuzun isyankâr, düzensiz ve saygısız tutumları ise genellikle bastırılmış öfkenin dışa vurumudur. Bir çocuk, duygusal olarak görülmediğini ya da anlaşılmadığını hissettiğinde, sınırları zorlayarak “Ben buradayım” demeye çalışır. Burada çok önemli bir nokta var: Eşinizin eleştirel yaklaşımıyla oğlunuzun sert tepkileri bir “güç savaşı”na dönüşmüş. Anne eleştirdikçe çocuk daha saldırgan, çocuk saldırganlaştıkça anne daha kontrolcü oluyor. Bu döngü kimseyi iyileştirmiyor, sadece yaraları derinleştiriyor. Siz ise bu döngünün ortasında, hem eşinizi sakinleştirmeye hem çocukları korumaya çalışırken kendi rolünüzü kaybetmiş hissediyorsunuz. “Ne babalık ne kocalık yapabiliyorum” demeniz, aslında ne kadar sorumluluk almaya çalıştığınızın bir göstergesi. Peki yeniden bir aile olmak mümkün mü? Evet, ama bu “her şeyi sıfırlayalım” diyerek olmaz. Yeni bir başlangıç, geçmişi yok saymakla değil; geçmişi doğru yere koymakla olur. İlk adım, eşinizle suçlamadan, savunmaya geçmeden konuşabilmeniz. Bu konuşmanın içeriği “Sen böyle yaptın” değil, “Biz bu süreçte çok yalnız kaldık” olmalı. Eşinizin yaşadığı güven kırılmalarını, ailesel yalnızlık hissini gerçekten anladığınızı hissetmesi çok önemli. Anlaşılmadan iyileşme olmaz. İkinci adım, çocuklara yönelik bakış açınızı değiştirmek. Onları “sorunlu” olarak görmek yerine, “Bu çocuklar bir şey anlatmaya çalışıyor” noktasına gelmeniz gerekiyor. Kızınızın bağımlılığı da oğlunuzun isyanı da aslında bir yardım çağrısı. Burada mümkünse profesyonel destek çok kıymetli olur; özellikle aile terapisi ya da ebeveyn danışmanlığı, bu döngüleri kırmakta ciddi fark yaratır. Üçüncü ve belki de en zor adım, kendi yerinizi yeniden inşa etmek. Siz arada kalan değil, denge kuran kişi olabilirsiniz. Ama bunun için önce kendinize şu izni vermeniz gerekiyor: “Ben her şeyi tek başıma onarmak zorunda değilim. ” Babalık da kocalık da kusursuz olmak değildir; duygusal olarak orada olmaktır. Ailenizi yeniden kazanmak istiyorsanız, önce kendi çekirdek ailenizin içindeki bağı güçlendirmelisiniz. Çocukların gözünde anne-baba aynı duygusal hatta durduğunda, dünya daha güvenli bir yer hâline gelir. Sonrasında geniş aileyle ilişkiler daha sağlıklı zemine oturur. Son olarak şunu söylemek isterim: Geç kalmış değilsiniz. 50’li yaşlar, birçok insan için farkındalığın arttığı, “Artık böyle gitmesin” dediği bir dönemdir. Bu isteğiniz bile başlı başına çok değerli. Umarım cevabım faydalı olmuştur. Değerlendirilmesini istediğin farklı bir soru olursa bizlere yeni bir soru oluşturarak iletebilirsin. Aklına takılanları yorumlarda yazabilirsin. Kendine iyi bakman dileğiyle. Sevgiler,Psikolog Betül Canbel