Psk. Songül Çiğel
Türkiye, Konya
Depresyon, Anksiyete bozuklukları, çocuk psikolojisi, online terapi
Uzman Hakkında
2025 yılında Konya Gıda ve Tarım Üniversitesi Psikoloji bölümünden onur öğrencisi olarak mezun oldum. Eğitim sürecimde gelişim ve çocuk psikolojisine ilgi duydum.
Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları Hastanesi, Denetimli Serbestlik Müdürlüğü ve Rehber Klinik bünyesinde stajlar yaparak ilerleme kat ettim.
Eğitim
- Konya gıda ve tarım üniversitesi - Lisans
Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)
- Bilişsel davranışcı eğitimi/ datem eğitim
- Kısa süreli çözüm odaklı terapi
- Moxo dikkat testi eğitimi
Uzmanlık Alanları
Çalışma Ekolleri
- Bdt
Cevaplar (40)
Merhaba sevgili danışan,Yazdıklarını okuyunca şunu söylemem gerekiyor ki: burada olan biteni “ben hiçbir ilişkiyi yürütemiyorum” diye tek başına üstlenmek gerçeği çarpıtmak (bilişsel çarpıtmalarda deriz) olur. Senin tarafında zorlayan bazı eğilimler var ama karşı tarafta da ciddi sorunlu davranışlar görüyorum. Bu iki şey ilişkiyi yürütememene sebeb olabilir. Sen kendini anlatırken aslında oldukça tutarlı bir tablo çiziyorsun: içe dönüksün, kolay açılmıyorsun, ama birine bağlandığında fazla yükleniyorsun. Bu genelde “ya hep ya hiç” bağlanma şekli olabilir. Yani ya mesafeli kalıyorsun ya da tüm duygusal ihtiyacını tek kişiye veriyorsun. Bu, karşı tarafı bazen yorabilir ama bu, insanların seni değersizleştirmesini, yok saymasını ya da suçlu hissettirmesini haklı çıkaran bir durum olmaz. İlişki kısmına bakarsak: “ne yaparsa yapsın affettim” dediğin yer çok kritik. Bu, bir sevgi değil; daha çok yalnız kalma korkusunun yönettiği bir bağlılık. Ve insanlar sınır görmediğinde, genelde o sınırı zorlamaya devam eder. Sonunda da işin içinden “sen hep mutsuzsun” gibi gerekçelerle çıkabilirler. Bu biraz haksız bir yükleme, çünkü ilişkin zaten dengesiz kurulmuş bir durumda. Arkadaşınla olan durum da benzer bir döngü. 6 ay boyunca seni dinlemiş ama bir noktada “hep sen anlatıyorsun” demiş. Burada onun da sınır koyma hakkı var, ama bunu yapış şekli çok sağlıklı değil. Bir anda kesmek, üstüne suçlayıcı olmak olgun bir iletişim değil. Diğer grup meselesi ise şöyle söyleyeyim, biraz manipülatif bir ortam gibi görünüyor. Şarkı gönderip geri dönüş beklemek, sonra dalga geçmek, “kafanda kuruyorsun” diyerek seni değersizleştirmek gibi durumlar bunlar sağlıklı sosyal davranışlar değil. Bu noktada sorun “sen çok mu hassassın” değil; ortam gerçekten güvenli mi, orası soru işareti. “Kırık cam teorisi” dediğin şeye gelirsek: aslında burada olan biraz daha şu insanlar genelde birini “zor”, “problemli” diye etiketlediğinde, sonrasında her şeyi o gözle yorumlamaya başlar. Senin hassasiyetin onların gözünde “abartı” olmuş olabilir. Ama bu, senin duygunun yanlış olduğu anlamına gelmez. Şu anki en kritik mesele şu:Sen gerçekten “insanlarla denge kuramayan biri” misin, yoksa “yanlış insanlara fazla yatırım yapan biri” misin? Bana göre ikinci ihtimal daha güçlü. Çünkü anlattıklarında empati var, farkındalık var ve kendini sorgulama var. Bunlar “ilişki yürütemeyen” birinde pek olmaz. Ama sınır koymakta zorlanan ve kabul görmek için fazla esneyen birinde çok olur. Biraz daha somut söyleyeyim:Senin geliştirmen gereken taraf: İnsanlara yavaş açılmak, duygusal yükü tek kişiye yığmamak ve “bu bana iyi gelmiyor” diyebilecek sınırları kurmak. Karşındaki insanlarda problemli olan taraf: Empati eksikliği, alttan alta küçümseme, iletişim yerine suçlama ve dışlama var . Yani bu hikâyede tek suçlu sen değilsin. Hatta “tüm suçu üstüme almalı mıyım?” sorusunun cevabı çok net tabiki hayır. Ama şu kısmı ciddiye almak önemli: Eğer sen kendini yalnız kalmamak için fazla veriyorsan, yine benzer insanlara denk gelme ihtimalin yüksek. Şu an yaşadığın şey biraz da “yanlış insanlarla kurulan yoğun bağların yıkımı” gibi duruyor. Bu çok yorucu bir süreçtir ama aynı zamanda senin için önemli bir farkındalık noktasıdır. Farkına vardığında bazı şeyler de değişmeye başlar seninde bunları yazarak aslında farkındalık kazanmak istediğini fark ediyorum bir anda olmayacaktır her şey kendini önemsemeye başladıkça karşına da seni önemseyen kişiler çıkacak🌸
Merhaba sevgili danışan, Yazdıkların aslında hiç de küçümsenecek ya da “abartı” sayılacak şeyler değil. İnsan sevilmek ister; bu, en temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Senin anlattıklarında da çok net bir şey var: Sevilmek senin için sadece güzel bir duygu değil, aynı zamanda “değerli miyim?” sorusunun cevabı gibi. Ailenden yeterince ilgi ve sevgi alamadığını söylemen de bunu açıklıyor. Çünkü insan çocukken yeterince görülmediğinde, büyüdüğünde bu eksikliği dışarıda tamamlamaya çalışır. O yüzden senin “herkes beni sevsin” isteğin aslında derinde “birisi beni gerçekten görsün ve olduğum hâlimle kabul etsin” ihtiyacına dayanıyor. Ama zamanla bu ihtiyaç başka bir şeye dönüşmüş gibi görünüyor bana. Sevilmek senin için doğal bir şey olmaktan çıkıp, sanki kazanılması gereken bir şeye dönüşmüş. Bu da beraberinde şu düşünceyi getiriyor: “Eğer sevilmiyorsam, demek ki ben yeterli değilim. ” Oysa bu bir gerçek değil, sadece zihninin kurduğu bir bağlantı. İnsan bazen yaşadıklarından yola çıkarak kendisi hakkında çok kesin yargılar geliştirir ama bu yargılar çoğu zaman eksik ve tek taraflıdır. Sen de “hiç sevilmedim” diyorsun ama belki de mesele hiç sevilmemek değil, istediğin şekilde sevilmemek ya da seni seven kişilerin sana tanıdık gelmemesi. Zaten sen de söylemişsin, “beni seveni sevemedim” diye. Bu genelde insanın alışık olduğu duygu biçimiyle ilgilidir. Eğer içten içe kendini değersiz hissediyorsan, sana değer veren biri tuhaf ya da çekici gelmeyebilir; ama seni zorlayan, seni eksik hissettiren biri daha tanıdık gelebilir. Çevrendeki insanların ilişkileri olması ve senin olmaması da anladığım kadarıyla bu duyguyu daha da tetikliyor. İnsan kendini ister istemez kendisini kıyaslıyor ve “herkesin var, benim neden yok?” diye düşünüyor. Ama burada gözden kaçırdığın bir şey var: Bir ilişki içinde olmak, gerçekten sevilmek anlamına gelmez. Dışarıdan gördüğün şey sadece bir ilişki; o ilişkinin içinde ne kadar değer, ne kadar güven, ne kadar gerçek sevgi var, bunu bilemezsin. Yani aslında kendini, gerçekte ne olduğunu bilmediğin bir şeyle kıyaslıyorsun. Yazdıklarının en derin kısmı ise “kendi evimde bile kendimi yük gibi hissettim” cümlesi. Bu duygu, insanın kendisiyle ilgili en temel inançlarını şekillendirir. Eğer bir insan kendini yük gibi hissederek büyürse, zamanla “ben istenmeyen biriyim” ya da “ben fazla gelirim” gibi düşünceler geliştirir. Sonra da ne kadar sevilmek istese de, biri yaklaşınca içten içe “beni tanırsa zaten gider” korkusu devreye girer. Bu yüzden bazen sorun sadece kimsenin gelmemesi değildir; geleni içeri alabilmek de zorlaşır. “Sevilmeye olan inancımı kaybettim” demen de aslında bir vazgeçişten çok bir korunma gibi. Çünkü insan umut etmeyi bıraktığında, hayal kırıklığı yaşamaktan da kendini koruduğunu düşünür. Ama bunun bir bedeli olur: Hiç risk almamak, hiç açılmamak ve dolayısıyla gerçekten hiçbir şey yaşaymamak. Yani bir yandan üzülmemek için kendini korurken, diğer yandan yaşamak istediğin şeylerden de uzak kalırsın. Burada yapabileceğin şey, kendine “neden sevilmiyorum?” diye sormaktan ziyade, bakış açını yavaş yavaş değiştirmeye başlamak. Sevilmeyi sadece romantik bir ilişkiye bağlamak yerine, hayatında farklı bağlar kurmaya alan açmak önemli. Çünkü bütün ihtiyacını tek bir kişiye yüklediğinde, o ilişki senin için bir ihtiyaçtan çok bir zorunluluğa dönüşür. Aynı zamanda kendinle kurduğun ilişkiye de bakman gerekiyor. Çünkü şu an kendine karşı oldukça eleştirel ve sertsin. İnsan kendine nasıl davranıyorsa, genelde o tarz ilişkileri hayatına çeker. Kendini sürekli yetersiz gören biri, farkında olmadan kendini öyle hissettiren ilişkilerin içinde bulabilir. En önemlisi de şu: Sen “sevilmeyecek biri” değilsin. Ama şu an kendini öyle hissettiren bir hikâyenin içindesin. Ve bu hikâye değişebilir. Bu değişim birinin gelip seni seçmesiyle değil, senin kendine bakışını yavaş yavaş dönüştürmenle olur. Çünkü biri seni ne kadar severse sevsin, sen kendini değersiz hissediyorsan o sevgi sana yine eksik gelecek. Ama kendinle ilişkin değişmeye başladığında, hem kimi seçeceğin hem de nasıl sevileceğin de değişir. 🌸
Merhaba, Anlattıkların bana zor bir çocuktan ziyade gelişime açık, meraklı bir çocuk izlenimi verdi ancak bu durum senin yaşadığın zorlanmayı küçültmez hatta aksine bu tip çocuklar genelde ebeveynlerin sınırlanırını en çok zorlayan çocuklardır. Çocuğunun davranışlarını şimdi bir çerçeveleyelim 17 aylık bir çocuk için yerinde durmamak ,herşeyi kurcalamak, oyuncakla uzun süre oynamamak ,sürekli anneyle bir şeyler yapmak istemek normaldır. Bunlar problem ya da bağımlılık göstergesi değil, gelişimsel bir normdur. Çünkü bu dönem çocuğunuzun duyusal ve motor gelişim açısından keşif dönemidir. Bu dönemde çocuklar bağlanma ihtiyacının zirvesinde olurlar. Ve Oyuncak yerine seninle oynamayı tercih etmesi bize şunu gösterebilir çocuğunuz için “en güvenli ve en öğretici kaynak benim için sensin” demek ister. Şimdi evet ben öğretirim ama oyuncakla da oynasın diyebilirsiniz o yüzden bu gelişim döneminde neden oyuncakla oynamıyor olacağından bahsedeyim . Bu yaşta çocuklar Oyuncakla “amaçlı oyun” oynamazlar . Daha çok tencere karıştırmak, süpürgeye dokunmak, kitap karıştırmak isterler çünkü sizin yaptığınız şeylere ilgi duyar. Yani oyuncak oynamadığı farklı anlamlara gelmez taklit ederek geliştiği anlamına gelir. Çocuğunun sürekli seninle bir şeyler yapmak istemesi de taklit ederek gelilmenin bir parçasıdır. Bu davranışlarının altında Taklit ederek öğrenme, Bağ kurma ihtiyacı ve“Ben de varım” hissi yatar. Aslında sizi şunu söylemek ister : “Hayatına bende dahil olmak istiyorum. ” Sınır koyarken de kriz yaşıyorsunuz çünkü: Bu yaşta dürtü kontrolü yoktur , hayır’ı anlar ama kabullenemez Yani: Ağlaması “şımarıklık” değildir bir duygu regülasyonu eksikliğidir. Senin kızıp bağırmana değinelim öncelikle burda sen bağırdığın için kötü bir anne olmuyorsun. Lütfen bunu kendine empozesi etme sen bağırıyorsun çünkü sürekli tetik halindesin, dinlenemiyorsun, kendine ait özel alanın yok ve yükün görünenden de fazla bu sinir sisteminin taşmasıdır senin karakterin değildir. Bağırmayı azaltmak için sana bir iki teknik anlatayım. Dur- geri çekil tekniği yapabilirsin. Bağırma eşiğinde hissettiğin an fiziksel olarak 2-3 adım geri uzaklaş çocuğunla göz temasını kes ve 10 saniye hiçbir şey yapma. Bu teknik sinir sistemini yavaşlatır ve durgunlaştırır. Bir diğeri fısıldayarak konuşma yöntemi bağırma isteğin olduğunda tam tersini yap ve sesini düşür. Beynin otomatik olarak sakinleşmeye geçer. Sınır koyarken zorlandığın için şöyle bir şey deneyebilirsin: Önceden sınır koy. O an değil, öncesinde söyle: “Anne yemek yapacak, sen buradan izleyebilirsin. Sınır ve alternatif birleşince kriz durumu azalırÇocuğuna tam yasaklamalar yerine küçük katılımlar ver örneğim boş kaşık tutmak, plastik kapla oynamak gibi böylece hem dahil olur hem de sen işini yapabilirsin. Ağlama anlarında ise dakin kal kısa bir cümle söyle örneğin : istiyorsun ama şu an yapamayız de açıklama uzadıkça kriz büyür. Unutma ağlamak boşaltım yapmasını sağlar ağlamasına engel olma. Burada en önemli nokta senin kendinle ilişkin. Şu düşünce çok tehlikeli:“Her şeyi yanlış yapıyorum” düşüncen çok tehlikelidir ve bir tükenmişlik belirtisidir gerçek değildir. Gerçek olan: Çocuğun sana bağlı, Seni tercih ediyor ve Kitapla odaklanabiliyor. Bunlar sağlıklı gelişim göstergeleridir. Bağırdıktan sonra ne yapabilirsin? Bu durum çok kıymetli: çocuğunun yanına git, Göz hizasına in ve Kısaca şöyle söyle: Az önce sana sesimi yükselttim, bu doğru değildi. Bu Travma yaratmaz, aksine güvenli bağlanmayı güçlendirir Kendinle ilişkine de dikkat et ve kendinle olan ilişkini güçlendir şu cümleyi içselleştirmeni isterim öncelikle “Ben kötü bir anne değilim, zor bir dönemde olan bir anneyim. ” Kendine bunu söylemeyi ihmal etme çocukların gelişim dönemleri sancılı geçebilir ancak onlar da her şeyi ilk defa öğreniyorlar ve bunu en güvendiklerinden öğrenmek istiyorlar. Sevgilerle🌸
Merhaba sevgili danışan,Şuan içinde olduğun durum, genel hattıyla üçüncü kişilerin davranışlarıyla ilgili gibi görünse de aslında çok daha derinde bir değerler çatışması ve güven kırılması içeriyor gibi görünüyor; senin yetiştiğin çevre, mahremiyet anlayışın ve ilişkiye yüklediğin anlam ile onun normalize ettiği dünya arasında ciddi bir uyumsuzluk var olmuş ve bu uyumsuzluk senin bedeninde bile karşılık bulacak kadar seni rahatsız ediyor. Karşı tarafın sana anlattığı şeyler senin için sadece “bilgi paylaşımı” değil, zihninde “benim için özel olan şeyler onun dünyasında sıradan mı?” sorusunu tetikleyerek güven duygunu zedelemiş ; üstelik geçmişte yaşanan ve sana zarar veren deneyim (hastalık bulaştırması demişsin bu olabilir ) bu güvensizliği daha da derinleştirmiş bulunuyor. Ve senin bu noktada yaşadığın “kimse beni kabul etmez” düşüncesi ise gerçeklikten çok suçluluk ve utanç duygusunun bir yansımasıdır. Bir insanın ilişki yaşamış olması onun değerini düşürmez, sadece mevcut ilişkiye duygusal olarak daha bağlı hissetmesine neden olmuş olabilir. Okuduklarımda şu an içinde bir yandan onu seven, diğer yandan kendini korumaya çalışan iki parçanın çatıştığını anlıyorum ve özellikle koruyan tarafın yükselmesini aslında psikolojik olarak sağlıklı bir sinyal olarak görebiliriz; çünkü temel sorun artık “onu seviyor muyum?” değil de , “bu ilişki içinde kendimi güvende, saygı görmüş ve kendim olarak hissedebiliyor muyum?” sorusu haline gelmiş bulunuyor. Onun seni “önyargılı” olarak etiketlemesi ise ilişkide senin sınır koyma çabanın görülmemesine ve iletişiminizin tıkanmasına neden oluyor; bu da zamanla ilişkinizde senin yalnızlık hissini artırır. Yaşadıklarında kimsenin tamamen doğru ya da yanlış olduğu bir durum yok daha çok, iki farklı dünyanın bir arada ne kadar sürdürülebilir olduğu sorusu var ve bazen sevgi var olsa bile, değerler ve güven zemininin yeterince birbiri ile uyuşmadığı ilişkiyi taşımak giderek zor bir hale gelebilir. Lütfen şunu unutma , bir ilişkide kalmanın ölçüsü sadece sevgi değil; kendini ne kadar güvende, huzurlu ve kendin gibi hissedebildiğindir. Sevgilerle🌸