Elif Kızılkaya

Uzm. Kl. Psk. Elif Kızılkaya

Türkiye, İstanbul

Depresyon, Ergen ve Yetişkin Terapisi, Travma Odaklı

4.9
(45 Yorum)

Uzman Hakkında

Psikoloji Lisans eğitimimi Bilgi Üniversitesinde tamamladım.

Klinik Psikoloji Yüksek Lisans eğitimimi Okan Üniversitesinde tamamladım.

Fransız Lape Hastanesinde Eğitim ve Staj Programına katıldım.

Dinamik ve Bilişsel Davranışçı Terapi ekollerinde geliştirdim kendimi.

Kliniklerde stajlar yaptım.

Yaklaşık 3 yıldır online ve yüzyüze terapi veriyorum

Eğitim

  • Bilgi Üniversitesi - Lisans
  • Okan Üniversitesi - Yüksek Lisans

Seminerler / Konferanslar (Sertifikalar)

  • Bilişsel Davranışçı Terapi
  • Dinamik Terapi

Uzmanlık Alanları

Depresyon
Yas
Anksiyete
Öfke Yönetimi
Yetişkin Psikolojisi
Özgüven Problemleri
Duygular
Stres
Sosyal Kaygı
İlişki Sorunları

Çalışma Ekolleri

  • Dinamik
  • BDT

Cevaplar (120)

Merhaba Sevgili Danışan,Okurken bu sürecin ne kadar yorucu, yıpratıcı ve duygusal olarak karmaşık olduğu çok net hissediliyor. Üç yıl süren bir ilişkinin bitmesi zaten başlı başına ağır bir süreçtir; bunun bir de tekrar eden ayrıl barış döngüleriyle, belirsizlikle, suçluluk hisleriyle ve sürekli acabalarla yaşanması kişinin duygusal sistemini derinden etkiler. Şu anda hissedilen karmaşa, özlem, suçluluk, kafa karışıklığı, hatta kendine kızgınlık olabilir. Bunların hepsi böyle bir ilişkiden çıkan birinin yaşaması çok doğal duygulardır. Ayrılık sonrası zihinde hala “bana ihanet ediyorsun” diye yankılanan bir sesin olması, çoğu zaman ilişkide maruz kalınan söylemlerin, suçlamaların ve duygusal dinamiklerin içselleşmiş halidir. Bu ses, artık gerçek partnerin değil; zihinde yer etmiş, ilişki boyunca oluşan öğrenilmiş bir yankıdır. Bu yüzden suçluluk hissetmek kişinin yanlış yaptığı bir şeyin sonucu değildir uzun süredir devam eden duygusal döngülerin bıraktığı bir izdir. Aynı şekilde, seviyorum gibiyim ama emin değilim, başkasını sevsin ben de gideyim gibi düşünceler hem duygusal yorgunluğun hem de değersizlik hislerinin ifadesidir. Bunlar çoğu zaman sevgiyle karışmış tükenmişlik düşünceleridir. Uzun süre ilişkiye tutunmuş olmak kişiyi zayıf yapmaz; bunun aksine bağ kurma kapasitesinin ve iyi niyetli çabasının göstergesidir. Yeni biriyle konuşurken bile zihnin eski partnere gitmesi, aslında ayrılığın gerçek anlamda çok taze olduğunun bir göstergesidir. Üç yıl süren ve duygusal olarak inişli çıkışlı bir ilişkinin ardından bir ay, iyileşme süreci için oldukça kısa bir zamandır. Kalp bir anda eski alışkanlıklardan kopamaz; acı, boşluk, belirsizlik ve özlem bir süre daha devam eder. Bu da tamamen normal. Burada önemli olan nokta şu: Ayrılma kararı yorgunluktan değil, kendini koruma ihtiyacından doğmuş. İçte devam etmek istemiyorum diyen ses aslında sağlıklı tarafın sesidir. Bu ses, kişinin sınır koymaya ve kendi iyi oluşunu öncelemeye başladığını gösterir. Böyle ilişkilerden çıktıktan sonra suçluluk hissetmek ise, sınır koymayı yeni öğrenen insanların çok sık yaşadığı bir duygudur. Bu dönemde yapılabilecek en sağlıklı şeyler:Duyguları bastırmadan fakat içinde kaybolmadan ifade etmek,Kendini acı çektiği için yargılamamak,Eski partnerin suçlayıcı, manipülatif ya da baskı yaratan sözlerini içselleştirmemek,Kalp iyileşmeden yeni ilişkilere aceleyle girmemek. Şu anki duygusal karışıklık, neden böyleyim soruları, başkasına yönelirken hala eski ilişkinin gölgesini hissetmek… Tüm bunlar iyileşme sürecinin çok doğal parçalarıdır. Kişi yanlış bir şey yapmıyor; sadece uzun süredir duygusal olarak örselenmiş bir döngüden çıkmış olmanın etkilerini yaşıyor. Bu acı geçecek. İçteki karmaşa zamanla yerini daha net bir iç sese, daha güçlü bir sınıra ve daha sakin bir kalbe bırakacak. Bu süreçte en değerli şey, kendine yumuşak ve şefkatli davranabilmek. Kalpteki sızı aslında iyileşmenin başladığını gösteren bir işarettir. İstenirse, bu döngünün hangi noktasında en çok sıkışma yaşandığı ve zihindeki iç seslerin nasıl oluştuğu üzerine daha derinlemesine çalışılabilir. Uzm. Klinik Psk. Elif Kızılkaya

Devamını Oku...

Merhaba Sevgili Danışan,İlişkinizde yaşadığınız yoğun duyguları, hem birbirinize bağlı kalmayı hem de zaman zaman çok yorulmayı aynı anda deneyimlemenin ne kadar karmaşık olduğunu anlıyorum. Üç yıldır sürdürdüğünüz bir bağ var ve bu bağın içinde hem aşk, hem kırgınlıklar, hem de çözülmemiş çatışmalar bir arada duruyor. Bu kadar iniş çıkışlı bir ilişkide zaman zaman kontrolü kaybetmiş gibi hissetmek, gelecekle ilgili belirsizlik yaşamak ya da “daha çok sevsin, sadece beni görsün” gibi arzulara tutulmak çok insani tepkiler. Öncelikle şunu söylemem önemli:Yoğun kıskançlık, partneri tamamen kendine yöneltme isteği ve ilişkide kontrolü kaybetme korkusu genellikle kaybetme endişesi, değersizlik duygusu ya da ilişki içinde güvende hissetmeme ile bağlantılıdır. Bu hisler seni kötü biri yapmaz; sadece ilişki içinde duygusal güvenliğe ihtiyaç duyduğunu gösterir. Kıskançlık çoğu zaman “severim” değil, “kaybetmek istemiyorum ve bu beni çok korkutuyor” demenin başka bir yoludur. Sevgilinin ailesiyle yaşanan sorunlar da bu güvensizlik duygusunu büyütmüş olabilir. Kendini dışlanmış hissetmen, onların kabul etmeyişinin sende öfke, kırgınlık ve çaresizlik yaratması çok anlaşılır. Fakat partnerinin ailesiyle kuramadığı bu köprü, ikinizin arasındaki bağı da sürekli stres altında bırakıyor gibi görünüyor. Partnerinin seni sevmesine rağmen ailesine karşı net bir duruş sergileyememesi, senin açından “beni seviyor ama arkamda durmuyor” duygusuna dönüşerek ilişkideki güvensizliği besliyor olabilir. Tüm bu duygular birbirini tetiklediğinde ortaya çıkan şey çoğu zaman şudur:Sen daha çok bağlanma ve “beni daha çok sev” isteğiyle hareket ediyorsun,O ise arada kalmışlık ve baskı hissiyle geri çekilebiliyor,Bu da ilişkide çatışma, kıskançlık, kavga ve ayrılma dönme döngülerini sürekli tekrar ediyor. Oysa sağlıklı ve sürdürülebilir bir ilişkinin temel koşulu karşılıklı güven, duygusal sınırlar, iletişim becerileri ve bağımlı değil bağlı bir ilişki kurabilmek. Partnerin seni sadece sevdiği için değil, aynı zamanda ilişkide kendini huzurlu hissedebildiği için yanında kalmalı. Sen de ilişkide sadece onun sevgisine tutunmak yerine, kendi duygusal gücünü koruyabildiğinde daha tatmin edici bir bağ kurabilirsiniz. Bu noktada birkaç önemli şey söylemek isterim:1. Bir insanı “daha çok aşık etmeye” çalışmak, çoğu zaman ilişkiyi daha zorlar. Aşk, baskı, kıskançlık ya da kontrol isteğiyle büyümez. Aşk güvenle, alan tanımakla, bireysel gücü koruyarak ve sağlıklı iletişimle büyür. 2. Sorunlarınızı çözmenin yolu, duygusal ihtiyaçlarınızı açık ve suçlamadan konuşabilmekten geçer. “Beni bırakmandan korkuyorum, o yüzden çok tutuyorum” gibi duygular ilişki düzeyinde paylaşılabildiğinde bağ güçlenir. 3. Ailesiyle yaşadığınız sorun senin sorumluluğun değil. Bu, partnerinin yetişkinlik rolü içinde üstlenmesi gereken bir konudur. Onların tutumu seni değersiz kılmaz. Bu noktada partnerinin sınır koyma becerisi önemli. 4. Birlikte yaşama ve evlilik gibi büyük adımlar, önce ilişkinin sağlıklı bir zemine oturmasını gerektirir. Kavga barışma döngüsü, kıskançlık krizleri ve aile baskısı devam ederken atılan büyük adımlar ilişkiyi daha da zorlayabilir. 5. Bu duygusal yoğunluk seni çok yoruyorsa, terapi desteği almak ilişkin için çok iyileştirici olabilir. Kıskançlık, bağımlı bağlanma örüntüleri, değersizlik duygusu ve sınır koyma zorlukları terapiyle büyük ölçüde düzenlenebilir. Son olarak, şunu bilmeni isterim: Yaşadığın duygular “abartı” değil; ilişkide güvende hissetmeye ihtiyaç duymanın doğal bir yansıması. Ancak bu ilişkide kalabilmek ve gelecek planlayabilmek için hem senin duygusal dünyanda hem de partnerinin davranışlarında bazı şeylerin dönüşmesi gerekiyor. Sevgi var, bağ var ama sağlıklı bir ilişki sadece sevgiyle değil, olgun davranışlar, net sınırlar ve karşılıklı sorumlulukla sürdürülebilir. Uzman Klinik Psikolog Elif Kızılkaya

Devamını Oku...

Merhaba Sevgili Danışan,Yaşadığın durumun seni ne kadar yorduğunu ve içinde büyük bir sıkışmışlık hissettiğini anlıyorum. Bir işe başlar başlamaz hemen ayrılmayı düşünmenin, uzun süre herhangi bir yerde kalamamanın, insanlarla kolayca tartışmaya girmenin ve bu döngünün sürekli tekrarlanmasının günlük yaşamında sende ciddi bir stres yarattığı çok açık. Bu durumun yalnızca “isteksizlik” ya da “bahane üretmek” gibi yüzeysel açıklamalarla anlaşılabilecek bir şey olmadığını; tam aksine, duygusal yüklerin ve geçmiş deneyimlerin birikmesiyle oluşmuş daha derin bir psikolojik sürece işaret ettiğini söyleyebilirim. Öncelikle şunu bilmeni isterim: Yaşadıkların seni “zayıf”, “tembel” ya da “yetersiz” yapmaz. Bir insan düzenli iş sürdüremiyorsa bunun arkasında çoğu zaman anksiyete, özgüven zorlukları, tükenmişlik, yoğun stres, değersizlik duyguları, aile baskısı, öfke kontrol güçlükleri ya da uzun süredir karşılanmayan duygusal ihtiyaçlar gibi karmaşık süreçler yer alır. Yani bu durum kendi başına çözülmesi gereken bir “irade meselesi” değil; senin ruhsal olarak zorlandığını gösteren bir sinyaldir. Aile içinde yaşadığın baskı ve aşağılanma duyguları da bu döngüyü daha da güçlendirmiş olabilir. Bir yandan annenden gelen eleştirilerle kendini yetersiz hissederken, diğer yandan iş ortamlarında en küçük zorlukta tetiklenen bir kaçınma döngüsüne girmen çok anlaşılır bir tepkidir. İnsan psikolojisi, güven ve destek hissetmediğinde genellikle kaçınma ve kendini koruma üzerinden çalışır. Bu nedenle “işe girer girmez ne zaman çıkacağımı düşünmeye başlıyorum” demen aslında bir tür kendini koruma mekanizması olabilir; çünkü zihnin yeni bir başarısızlık, eleştiri ya da çatışma yaşamamak için seni önceden hazırlamaya çalışıyor. Ancak bu döngü uzun vadede seni gerçekten tüketiyor ve kendi potansiyelini ortaya koymanın önüne geçiyor gibi görünüyor. Son zamanlarda “akıl sağlığımı kaybettim” demen, içinde biriken duygusal yükün ne kadar ağırlaştığını gösteriyor; ama bu his, kaygının ve çaresizliğin doğal bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Yani bu, geri dönüşü olmayan bir durum değil aksine doğru destekle çözülebilecek bir süreç. Burada önemli olan şu: Bu yaşadıkların bir bozulmanın değil, yardım gereksiniminin göstergesi. Senin gibi yıllardır iş sürdüremeyen, çatışmaya giren, güven duygusu zayıf olan ya da aile baskısıyla büyüyen birçok kişi terapi sürecinde bu döngüyü kırmayı başarıyor. Birlikte çalışıldığında;İş ortamında tetiklenen kaygı ve kaçınma döngülerinin anlaşılması,Tartışmaların altında yatan duygu ve düşünce kalıplarının fark edilmesi,Aile içi eleştirinin sende yarattığı özdeğer yarasının iyileştirilmesi,Kendini sabote eden davranışların nedenlerinin çözümlenmesi,Daha ayakta kalıcı ve gerçekçi bir çalışma düzeni kurman,mümkün hale geliyor. Seni zorlayan şeyin ne olduğunu tek başına taşımak zorunda değilsin. Bu süreçte profesyonel bir destek alman, duygularını güvenli bir ortamda ifade edebilmen, kendine yönelik utanç ve suçluluk duygularının azalması açısından çok kıymetli olacaktır. Şu an hissettiğin çaresizlik aslında bir son değil; bir değişim ihtiyacının işareti. Bunu birlikte çalışarak çözebiliriz. Önemli olan, kendini yargılamadan, bu döngünün nedenlerini anlamaya niyet etmen. İyileşmek mümkün ve yalnız değilsin. Uzman Klinik Psikolog Elif Kızılkaya

Devamını Oku...

Merhaba Sevgili Danışan,Anlattıklarınızdan uzun süredir hem dış koşulların hem de aile içi ilişkilerin sizi duygusal olarak oldukça zorladığı, yalnızlaştırdığı ve değersizlik duygularını tetiklediği çok net anlaşılıyor. Bir yandan kendi hayatınızı yeniden toparlamaya, ayakta kalmaya ve psikolojik olarak kendinizi korumaya çalışırken; diğer yandan evin içinde sürekli kıyaslanan, yük bindirilen, görülmeyen ve haksızlığa uğradığını hisseden bir konumda kalmanız, insanın ruhsal dayanıklılığını ciddi biçimde yıpratan bir durumdur. Yaşadığınız şey yalnızca “kardeş çekişmesi” değil; aynı zamanda uzun süredir maruz kaldığınız duygusal baskı, değersizleştirilme ve rol adaletsizliğidir. KPSS süreci, kaygılar, başarısızlık deneyimi ve ardından gelen içe çekilme hali zaten başlı başına kişinin benlik algısını sarsan, özgüvenini zedeleyen bir yaşam olayıdır. Böyle bir dönemde aile içinde daha fazla anlayış, destek ve şefkat bekler insan. Ancak siz bunun yerine kardeşinizin üstten tavırları, annenizin söylemlerinin onun ağzıyla tekrar önünüze koyulması, ev içi işlerin “çalışmıyorsan sen yapmalısın” mantığıyla size yüklenmesi gibi yeniden yaralayıcı tutumlarla karşı karşıya kalmışsınız. Bu, kişinin çaresizlik, öfke, kırgınlık ve zaman zaman da değersizlik hislerini derinleştirir. Kardeşinizle olan ilişkinizde dikkat çeken birkaç psikolojik dinamik var:Sürekli üstten konuşma, küçümseme ve kıyaslama,Pasif dışlama (nedensiz susmalar, iletişimi kesme),Güç ve statü üzerinden üstünlük kurma (erkek arkadaşı, iş, evlilik planları, aile içinde “prenses” muamelesi görme),Ev içinde sorumlulukları size yıkma ve bunu “doğal bir görev” gibi sunma. Bunlar, sağlıklı bir kardeş ilişkisinden çok, içinde gizli bir rekabet, güç mücadelesi ve duygusal eşitsizlik barındıran bir ilişki örüntüsüne işaret ediyor. Siz “kıskanmıyorum” derken bile satır aralarında aslında ciddi bir incinmişlik, öfke ve adaletsizlik duygusu var. “Hayat ona bir ders versin” düşüncesi, çoğu zaman kişinin kendi yaşadığı haksızlığın yasını tutamayıp bunu dış dünyaya yönlendirmesinin bir ifadesidir. Bu sizi kötü bir insan yapmaz; bu, uzun süredir bastırılmış duygusal yaraların bir sonucudur. Ailenin kardeşinize daha ayrıcalıklı davranması, sizi ise daha çok yük taşıyan, “idare etmesi beklenen” konuma koyması, kardeşler arası ilişkideki gerilimi daha da derinleştiriyor. Bu tür aile yapılarında genellikle bir çocuk “güçlü olmak zorunda olan”, bir diğeri ise “korunan” rolüne yerleştirilir. Siz uzun süredir güçlü olan, idare eden ve susan rolde kalmış görünüyorsunuz. Fakat insan sürekli güçlü kalamaz; bir yerde yorgunluk, öfke ve kırgınlık mutlaka birikir. Şimdi gelelim “Ben ne yapmalıyım?” sorunuza. Burada öncelik, kardeşinizi değiştirmek değil; kendi ruhsal alanınızı koruyabilmek ve sınırlarınızı yeniden inşa edebilmek olmalı. Çünkü kardeşinizin tutumunun kısa vadede kökten değişmesi çok olası görünmüyor. Bu nedenle sizin yapılabilecekleriniz daha belirleyici:Duygularınızı netleştirin ve sahiplenin. Şu an hem öfke, hem kırgınlık, hem değersizlik, hem de umutsuzluk yaşıyorsunuz. Bunların hepsi son derece anlaşılır duygular. “Ben güçlü olmalıyım, takmamalıyım” diyerek bunları bastırdıkça, içsel yük daha da artar. Bu duyguları kendinize karşı dürüstçe kabul etmeniz çok önemli. Sınır koymayı öğrenmek bir zorunluluk haline gelmiş. Kardeşinizin üstten konuşmalarına, iğneleyici sözlerine ve sorumlulukları size yüklemesine karşı sessiz kalmanız, farkında olmadan bu döngüyü besliyor. Sınır koymak kavga etmek demek değildir. Örneğin:“Bu şekilde konuşulduğunda kendimi kötü hissediyorum, böyle devam ederse bu konuşmayı sürdürmek istemiyorum. ”“Evde herkes eşit sorumluluk almalı, ben tek başıma her şeyi yapmak zorunda değilim. ” gibi net, kısa ve suçlayıcı olmayan cümlelerle kendinizi ifade etmeniz gerekir. Karşı tarafın bunu kabul etmemesi sizin sınır koyma hakkınızı geçersiz kılmaz. Ailenizle olan rolünüz yeniden tanımlanmalı. Siz çalışmıyor olabilirsiniz; bu sizi evin hizmetkârı yapmaz. Çalışmamak, insanın değerini azaltmaz. Eğer mümkünse annenizle sakin bir zamanda, yumuşak ama net bir dille bu yükün sizi ne kadar yorduğunu konuşmanız çok kıymetli olabilir. “Ben şu an zaten psikolojik olarak zor bir süreçten geçiyorum ve evin tüm yükünün bana kalması beni daha da çökertiyor” demek bir hak talebidir, şikâyet değil. Kardeşinizle olan rekabet döngüsünden duygusal olarak çıkmanız gerekiyor. Onun hayatı, ilişkisi, erkek arkadaşı, evlilik hayalleri, ailesinden kaçışı… Bunların hiçbiri sizin değerinizin ölçütü değil. Siz şu an hayatta yeniden ayağa kalkmaya çalışan, yara alan ama hâlâ çabalayan bir konumdasınız. Bu, güçsüzlük değil; aksine büyük bir psikolojik dayanıklılık göstergesidir. Sosyal izolasyon ve eve kapanma hali mutlaka ele alınmalı. Uzun süre eve kapanmak, insanın kendine olan inancını daha da zayıflatır ve aile içindeki gerilimi daha katlanılmaz hâle getirir. Küçük de olsa dış dünya ile temas için adımlar (kısa yürüyüşler, tek bir arkadaşla görüşme, bir kurs, gönüllü bir etkinlik) ruhsal toparlanma süreciniz için çok koruyucu olacaktır. Kendinizi “yarış dışı” ilan etmeniz bir kaçış biçimi olabilir. “Ben yarışmıyorum, o kendini bir şey sansın” cümlesi size geçici bir üstünlük hissi veriyor olabilir; fakat uzun vadede sizi daha çok yalnızlaştırır. Asıl mesele yarışmak değil; kendi yolunuzu inşa edebilmek. Şu anki duraklama hali hayatınızın tamamı değil; yalnızca bir dönemi. Son olarak şunu özellikle söylemek isterim: Siz kötü bir döneme girdiğiniz için değersizleşmediniz. Kaybetmiş hissettiğiniz bu süreç, kimliğinizin çöküşü değil; yeniden yapılanmasının sancısıdır. Şu anki güçsüzlük hissi kalıcı değil, ama bu süreçte yalnız kalmanız ve sürekli eleştirilmeniz yarayı derinleştiriyor. Eğer imkanınız varsa, bireysel terapi süreci sizin için bu noktada son derece onarıcı olabilir. Hem aile içi rollerinizi, hem kardeşinizle olan ilişkinizi, hem de bu başarısızlık deneyiminin benlik algınızda açtığı yarayı daha sağlıklı bir zeminde çalışabilmeniz için güçlü bir alan sağlar. Şu anki en temel ihtiyacınız; kendinizi koruyacak sınırlar kurmak, yükün hepsini sırtlanmamak ve kendi hayatınızı yeniden adım adım inşa etmeye izin vermektir. Siz şu an hayatta “geride kalmış” biri değil; zor bir dönemin içinden geçmekte olan, ama hâlâ ayakta kalmaya çalışan birisiniz. Bu çok kıymetli bir noktadır. Uzman Klinik Psikolog Elif Kızılkaya

Devamını Oku...